“NURETTİN TOPÇU” ve VAROLMANIN AŞISI / Hidayet BAĞCI

Geçmişten günümüze vârolmanın düşünce ve samimiyetle harekete dönüşmesini farklı bir perspektifle geleceğe ayna tutarak yansıtan Nurettin Topçu 7 Kasım 1909’da İstanbul Süleymaniye’de doğmuştur. Felsefeye olan merakı lisedeki eğitim hayatında başlamış ve Avrupa’da öğrenim görmek amacıyla girdiği imtihanı kazanarak Fransa’ya gitmesiyle devam etmiştir.“Vâr olmak, düşünmek ve hareket etmektir. Eğer ben vâr olmak istediğim değilsem, istediğim, sözle değil, arzu ve tasavvurlarla da değil, fakat bütün kalbimle, bütün kuvvetlerimle, hareketlerimle istediğim değilsem, ben vâr değilim… Vârolmak istemek ve sevmektir.” Söze ve öze dokunan cümlesini harekete geçirerek fiile dönüşmesini sağlayan Nurettin Topçu “Vâr Olmak” kitabında bu cümleyi detaylı bir şekilde açıklamıştır.

“Vâr olmak, istemek ve sevmektir.”

Eğer bir insan vâr olmak endişesi taşıyorsa öncelikle bunu samimiyetle istemesi lazım gelir ki kendi dünyasında bu konuya merakı olsun ve eyleme dönüşsün. Bu hareketin en güzel modeli olan Nurettin Topçu kendi dünyasındaki bu merakı keşfetmesiyle amacını belirleyerek o istikamette güzel adımlar atmış ve bir düşünceyi nasıl harekete geçirerek cisimleştirmesi konusunda kendini bu zamana kadar taşımıştır.

Hareket (Aksiyon) felsefecisinin kurucusu Maurice Blondel’i Fransadaki eğitim hayatında tanımıştır. Blondel’i tanımasıyla başlayan mistik ilgileri İslam tasavvufuna, özellikle Vahdet-i Vücud felsefesine doğru gelişmiştir. Avrupa tahsiline giden Türkler arasında ahlak üzerinde çalışan ilk öğrenci ve Sorbonne’da felsefe doktorası veren ilk Türk Nurettin Topçu’dur. 1934 yılında Türkiye’ye dönerek Galatasaray lisesinde felsefe öğretmeni olarak göreve başlayan Nurettin Topçu çocukluk arkadaşı Sırrı Tüzeer vasıtasıyla hayatı boyunca etkileneceği bir şahsiyet olan Abdülaziz Efendi (Bekkine) ile tanışmış, “Hürriyetim, hareketimin varlığı sayesinde vardır ve hareketle birlikte kendini gösterir.” diyerek ona intisap etmiştir.

Peki Nurettin Topçu’ya göre tam ve gerçek hareket nedir?

“Her defasında, en iptidai bir karar ve feragatte bile, bütün âleme yayılış, oradan da sonsuzluğa geçiş, sonra sonsuzluktan aldığı kuvvet ve bütün âlemden aldığı ibretle, aynı zamanda zekâ ile iradenin bütün kuvvetlerini kullanarak, tekrar kendi âlemimize dönüş ve bu noktadan âlemle temastır.” diyen Topçu’nun ifadesine göre düşünce bir hareket midir? Evet, aslında düşünce ve düşünmek de bir harekettir.

“Hareketlerimizin içselleşmesi ve iç yaşayışımızın sonsuzluğuna sığınması halidir. Gerçek ve olgunlaşmış bir harekettir; bütün hareketlerimizin başlangıcı ve sonudur.”

Bu sebeple insan her ne yaşarsa yaşasın ancak yaşadıklarına itina gösterdiği kadar öncelikle düşündüklerine de özen göstermelidir. Çünkü belli bir zaman sonra düşünceler de harekete dönüşür ve vârolarak cisimleşir. Bu düşünceye yaşadığımız hayata atıfta bulunabiliriz. Topçu’ya göre düşünce dört basamaktan oluşur. Bunlar; yakınlaşmak, eşyaya yönelerek verilen hükümler, aşk/ihtiras yolu ve hareketle düşünmektir. Bu dört adımdan oluşan düşünceyi kısaca özetlersek; düşünce tabiatla yan yanadır ve bu yakınlık onları vazgeçilmez bir noktaya getirir ki ikisini ayrı tutmak çok bencilce bir hareket olur. Pascal “Eğer insan bütün bir tabiat olmasaydı her şeyle ilgilenmeye kabiliyetli olmazdı.” der ve bu sebeple eşyaya verilen hükümler, “Bizi dar benliğimizden çıkarıp başkalarına teslim edicidir; bizi genişletici ve hayırkar yapıcıdır.”. Bu noktadan sonra insan aşk ve ihtiras ile kendi etrafında derin yaşayışlar keşfetmelidir. “İnsan ilmini kendinde derinleştirmesi, şahsiyetini darlıktan kurtarıp genişletmesi gereklidir. İnsan ruhu aleme doğru yayılırken aynı zamanda kendi içinde derinleşmelidir.” Daha sonrasında “Hareketle âlemin bütününe bağlanan varlık, yine âleme bağlanmış oluyor. Düşünce ile hareket burada birleşiyor ve bu mıntıkaya kadar getiren yolu aşan insan, burada sonsuzluğun iradesine yaklaşmış oluyor.”cümlesi bizi vâr olma noktasına yakınlaştırır.

“Hareket ediyorum, düşünüyorum. Birliği seviyorum, o halde varım.”

Topçu’nun kaleminden hareketin düşünceyle, düşüncenin istemek ve sevmekle vâr olacağını öğreniyoruz. Bu sebeple her bir bireyin “Millet kültürünün ağacını dikecek ve millet ruhuna hayat getirecek nesiller, inanışla sevgi mabedinin mihrabında önce tevbe etmeli, sonra da inanmayı ve sevmeyi öğrenmelidirler.” bu minval üzerinde hareket etmesi lazımdır. Bu düşünceyle bu nesil çağlar ötesini aşmalıdır. Peki, göz görüyor zekâ kavrıyor, bunca bilgilerin ışığında insan bildikleriyle mağrur olurken bizler neleri biliyor ve düşünüyoruz ki çağlar ötesine koşalım? Oysa düşündüklerimizin ne kadarını harekete geçiriyoruz. Onları gölgemiz gibi yanımızda nasıl taşıyabiliriz? Behemal bunlar başlı başına birer felsefik düşüncelerden ibaret olsa da harekete geçirilmesi gereken vâr olmaya aday fiiliyatlardır.

Kimimiz bir resmin, bir fikrin ve bir sanatın hayranıyız. Kiminin de bir hüner sultanıdır. “Bu yüzden; hayatı muhafaza içgüdüsüne bağlanan bütün arzular ve sefaletlerimiz bizde benlik şuurunu yaratıyorlar. Onların gözüyle görüşe de akıl diyor, düşündüğümüzü söylüyor; gerçeği bildiğimize inanıyoruz. Hakikat şu ki; canlı varlığın ilk ihtiyaçlarını iç güdüler karşılıyor. İç güdü tatmin oldukça hayati kuvveti biriktiriyor. Ruh sefaletleriyle el ele veren hayati kuvvet kendi kendini deneye deneye insanda ihtiras haline geliyor. Sonunda eşyayı ve olayları ihtiraslarımızın dürbünü ile görüyoruz. Sefaletlerimizin fetvasına böylece boyun eğiyoruz.”

Bu tür duygulardan kurtuluş için insanın tevbe etmesini istemesi lazımdır. “Sonsuzluğa çevrilen samimi istek, insan için selametin ilk adımını teşkil ediyor. İlahi kapıyı kımıldattıktan sonra etrafımıza ışıklar süzülüyor ve yeni denemeler başlıyor.” Bu denemeler sanat, ahlak ve dindir. Behemal “Çokluğun vehim olduğu anlaşılacak, her şey Bir’de birleşecektir. Her şeyin bir şey olduğu bilinecek, Bir’inse mekâna sığmayan Dost yüzü olduğu görülecektir. O’nu bilen, gururdan, kinden ve bütün hırslardan soyunmuştur. Bilen bahtiyar olacaktır.”

İnsanoğlunun eşyaya temasıyla vâr olan düşünce çok şekillidir. Varlığı tanımanın şekil ve dereceleri akıl, duygu, sezgi, aşk, ihtiras ve merhametin birbiriyle döngüsel olarak iletişimi sayesinde ilerleme kaydeder. Nitekim Topçu, bu şekil ve dereceleri tanımlarken şu ifadelerde bulunur:

“Akıl insanoğlunu dünyaya sultan yapan cevherdir. Ancak aklın eseri olan ilim merhamete nazaran pek küçük bir şeydir. Duygu hem aklı kımıldatan kuvvet hem de kendi varlığının farkına vardırandır. Duygular, rüyamızı tatlılaştırır ve hayat uykumuza fani bir mana katarlar. Duyguların örgüsü olan sanat, hayat çilemizin tesellisidir. Sezgi bize bekadan bir ışıktır; belki de hakikatlerin kapısıdır. Gafletten bir silkinme, bir hikmet kımıldanışıdır. Aşk dünyaların her an yeniden yaratılma şevkidir; ebedi ruhlardan bize doğru bir akım, fenadan bekaya bir intikaldir. İnsanın teker teker eşyadan sıyrılarak sonra her şeye birden sahip olmasıdır; sonsuzluğu kavrayan iktidarın insan varlığında nöbet tutmasıdır. Varlığın kendi kendine sığmayan iktidarıdır; aslına dönüş iradesidir. Ene’l-hak sırrına erenlerin, «Allah’ım ruh ve vücudumu iğrenmeden seyredebilecek kuvvet ve cesareti bana ver!» diyerek murada ermeleridir.”

Buraya kadar varlığı tanımak için onun şekil ve derecelerini idrak noktasındaki sınırlarımızı yok etmeye çalışarak taşları yerinden kımıldatan Topçu, bu şekil ve derecelerin içerisinde yer alan merhameti öyle bir tanımlar ki bu cümleye hak verirsiniz.

“Merhamet bunların hiçbirisine benzemez, hiçbirisiyle ölçülmez. Belki bütün bunlar ona zemin hazırlayıcıdırlar, ona yaklaştırıcı gayret ve duadırlar. Allah ile ansızın vaki olan buluşma hali olan merhamet, bu ruh hallerinin her birine karışmadıkça onlar sakat veya sefil kalırlar.”

 “Vâr Olmak” Nurettin Topçu’nun gençlik yıllarındaki felsefeye olan merakıyla başlamış olsa da nice insanlar o’nun bu tatlı merakıyla beslenerek vâr olma noktasına yetişmiştir.

Ne mutlu o’nunla Vâr Olmakı idrak edene!..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme