HİKÂYE MALZEMESİ DÜKKÂNI -Kol Dayama / Hasan KEKLİKCİ

           


 -Selamünaleyküm.

  -Vay, aleykümselam müdürüm.

  -Estağfurullah siz benim müdürümsünüz.

  -Hayır efendim. Ben bilgisayar başında garip bir memur iken zat-ı âliniz üzerimize müdür olarak geldiniz.

            -Evet. Ben oraya gelmeden muhasebe müdürlüğü yaptığımı söyledim. Bu doğru. Fakat Pazarcık ovasında çapa kazdığımı, pamuk topladığımı da söyledim. Sen hem müdürlüğü ve hem de belediye başkanlığını bitirmiştin ben o karşındaki masaya oturduğumda.

            -Tamam da çapa kazmak, pamuk toplamak bir üstünlük değil ki, ona kaldıysa ben yazıda kamyondan gübre bile indirdim, tarla başlarında bel ile ne sulama kanal açtım.

            -Ya neyse on beş yıldır çözemediğimiz işi bugün mü çözeceğiz müdürüm? Hayırlı olsun dükkân açmışsın haberimiz yok. Ben zamanında sana “Aman ha aman, sakın ha sakın git bir pazarcının yanında maydanoz top et, marul yaprağı temizle, “gel vatandaş gel” diye bağır ama dükkân mükkân açma. Bu işler bizim gibi el yanında çalışan adamlara uygun işler değil” demedim mi? Nasıl market açtığımı; atımı, arabamı satıp sermaye ettiğimi, en son dükkânı devrederken oturduğumuz evi de sattığımı ve yine de borçlarımdan zor kurtulduğumu anlatmadım mı?

            -Şey… Müdürüm anlattın anlatmasına da bizim burası Nasrettin Hoca’nın türbesi gibi bir yer. Yani kapı var ama duvar yok. Gördüğün gibi öyle ortalıkta alınıp satılacak bir şey de yok. Burada laf satıyoruz. Onun da sermayesi yok. Satamadığımız boğazımıza kalmıyor, zarar etmiyoruz.

            -Vallahi helal olsun. Çalım satanı, caka satanı gördüm ama laf satan! İlk defa seni görüyorum müdürüm.

            -Zeki geldi yanıma epey oldu. Sizin firma bir bina inşaatı ihalesi almış. Bu tarafta bir şehirden denetlemeye gelip gidiyorlarmış ama esas kontrollük Ankara’daymış, “Müdürünün başı dertte” dedi. “Ankara’nın adamıyla uğraşmak zor.”

            -Zalım Zeki. Onu bile anlattı mı? Allah bilir daha neler anlattı?

            -Yok. Sadece “Trabzon Caddesinde kucağında kalın siyah bir poşetle hızlı hızlı giderken hafiften bir omuz vurdum telaşından fark etmedi müdürüm.” dedi bir de… Acındırdı bizi.

            -Çok şükür kurtulduk müdürüm Ankara’nın adamından da bu tarafın adamından da. Düşünsene; akşamüstü boğazımda kravat, sırtımda tiril tiril lacivert bir takım elbise; beldesinde hükümete yaptırılacak bir sürü işi olan bir kasaba belediye başkanının bakan karşılaması gibi, memleketin en lüks otelinin önünde, güneşin son ışıkları altında karayılan gibi yalp yalp yanan siyah bir arabanın arka sağ kapısını açıyorum. Aynı anda arka sol kapı da açılıyor. İki kapıdan neredeyse ikiz zannedilecek iki adam çıkıyor. Gülme filan yok. Bütün ciddiyetimle adamları karşılıyorum. Hafif tebessüm eder bir yüzle “Hoş geldiniz” diyorum. Bir taraftan bizim şoför bir taraftan otel görevlileri seferber oluyorlar misafirlerin valizlerini odalarına taşımak için. Ha, ikisini bir kişi taşır ama o zaman da iki adamın valizi bir adamlık olmuş olur. İşin sonu adamı adam saymamaya kadar gider. Bir müddet dinlenmeleri, duş alıp rahatlamaları ve sonrasında akşam yemeğini beraber yemek üzere odalarına yolcu ediyorum asansörün kapısını kapatarak adamları.

            Lobide saçları inek yalamış gibi jöleli, beyaz gömlek, delme yelek, papyonlu bir garson; elips şeklinde, gayet geniş bir tabak içerisinde -buna bardak altlığı denemez çünkü- küçücük bir bardak çayı önümdeki sehpaya bıraktı. Sağ ayağımı sol ayağımın üzerinden indirmeden ve belli belirsiz bir tebessümle teşekkür ettim garsona. Bahşiş de verdim tabi. Çayımı bitirmiş, ayak ayaküstünde elime aldığım gazetenin daha ikinci sayfasını çevirmiştim ki, bizim misafirler tepemde bittiler. Ne duş almışlar ne üst baş değiştirmişler. Klozetin kapağını kaldırıp ayakta defi hacet edip, yüzlerine birer avuç su serpip inmişler sanki. Hatta “sanki”si bile fazla. Gömleklerinin yakasındaki ıslaklık çıplak gözle görünüyor.

            Siyah arabanın biraz önce açtığım kapısını, açarken göstermiş olduğum ciddiyet ve titizlikle, misafirler arka koltuğa yerleştikten sonra tekrar kapattım ve ön koltuğa geçip oturdum.

Memlekette yöresel yemekleriyle ünlü -öyle diyorlar- bir lokantanın altı kişilik masasına kurulup oturduk. Lokantada yiyecek; ekşili çorbadan, kuru dolmasına, içli köfteden, mercimek köftesi-ekşili turşudan, kısıra, mumbardan, püsük köftesine, et, balık, tavuk ne varsa masanın üstünü donattı garsonlar. Beraberce yedik içtik. Üstüne tatlı dondurma…

Aman kadalarını alım müdürüm; karınları doyunca adamları gicimik tuttu -yerinde duramamak, huysuzlanmak-.

Okey oynayacak bir kahve!

Yoldan geldiniz. Yoruldunuz. Sonra, buraların kahvelerinde millet ot atar etrafa tükürür. Taşı gelmeyen, kâğıdını beğenmeyen söver. Çayları çıkışmak için son oyunu oynayanlar, oyun bitiminde dövüşürler. Sigara dumanından elinizdeki taşın rengini seçemezsiniz. Ne kadar dil döktüysem para etmedi. Domino oynayanlar, ellerindeki taşları dizerken gavura vurur gibi vururlar masaya. Tavla oynayanları artık siz düşünün. Yok… İlla bir kahve. İlla okey. Hayır, büroya yakın bir yerde bir kahve var, var amma ne gittim ne oturdum. Kaldı ki bu yaştan sonra kahvede ne işim var benim? Bir yüzüm ağlar bir yüzüm güler, sırtımda takım elbise, boğazımda kravat, ayağımda öğlen boyattığım, patronun seçim zamanı parti delegelerine alırken bana da aldığı kundura, jilet gibi tıraşlı bir yüzle vardık kahveye. Kahveci garibim bizi görünce telaşlandı, ben hemen konuya girdim, “iki el” dedim “okey oynamak istiyoruz”. Kahveci tuttuğu soluğunu, ciğerinden boşalttığı sigara dumanını bırakır gibi bir zevkle bıraktı, ağzındaki yüreği yerine oturdu. Hemen bir masa kuruldu. Masamızın üstünde yeni bir kutu okey takımı açıldı. Değiştirilmiş kadife masa örtüsünün üzerine itinayla bırakıldı. Bir el, iki el, … dokuz el. Laf uzun müdürüm. Patron geldi bizim şoförün yerine; iri kafalı kısa saçlı, göbekli fışlak, şişman, mavi gömlekli heyet üyesinin sağına, benim karşıma oturdu. Öteki adamı da tarif edeyim mi? Çok kolay: Gömleği beyaz! Geri yeri hep aynı. Emmioğluymuş zaten bunlar. Canım böyle de oyun olmaz ki, elim ayağıma dolaşıyor. Karşımda patron. Taş alırken yarısını yere düşürüyorum. Elim titriyor. O telaş içerisinde kahvecinin kulağıma doğru eğildiğini hissettim. “Şey… Efendim saat geldi. Kapatacağız da oyun bitince…” gibi bir şeyler söyledi...

Aslında bizim heyet altı kişiden oluşuyormuş. Üçü Ankara’dan, diğer üçü de bu taraftaki bir şehirden geleceklermiş. Ankara’dan gelecek üçüncü adam bunların en büyüğüymüş. Onun bir işi çıkmış, sabaha burada olurmuş. Diğerleri de o gelmeden gelirlermiş. Bunlar, o başlarında olmadan güneşten gölgeye gidemezlermiş.

Unutmadan söyleyeyim de müdürüm, akşam kahvenin erken kapanmasına kızan heyet üyeleri, sabahın köründe büroya bir okey takımı aldırdı. Sütçü İmam Türbesi, Maraş Kalesi, Kapalı Çarşı, tarih, turizm, duvarlardaki eski eşyalara bakarak pastanede dondurma yeme, gezme, görme tekliflerimiz beş kuruş etmedi. Bundan sonrasını tahmin edersin. Yerimizden kalkmadan okey… Yemek? Bir elinde okey taşı, diğer elinle ne yiyebilirsen o türden yiyecekler.

İkinci gün ekip tamam oldu. Yaptığımız iş beğenildi. Oy birliğiyle “kabul” edildiğine dair evraklar imzalandı. Bu taraftaki şehirden gelenler, yanlarında bir kısım hediyelerle evlerine gittiler. Büyük adamın yakın bir şehirde akrabaları varmış o da büyük adama yaraşır bir kısım hediyelerle gitti.

Telefonum çaldı arayan patron. “Şunlara birer otobüs bileti al gönder Ankara’ya.” Aman abi kol dayamayı açmayı unutma diye şoföre döne döne tembih ederek adamları evlerinden aldırdık, siyah arabanın arka koltuğunda getirttik. Şimdi otobüsle göndermek hoş olur mu?  Ne kadar dil döktüysem olmadı. Adam “bilet” diyor…

Yaşar Kemal’in İnce Memed’inde bir Ali vardı. İzci Topal Ali: İnce Memed’in ölüm haberi kasabaya ulaşınca, Karadağlıoğlu Murtaza Ağa, verdiği tabancayı elinden alıyor, sırtındaki elbiseleri soyup don gömlek kovuyordu ya Ali’yi. Topal Ali gibi don gömlek kalakaldı ortalık yerde bizim Ankaralılar. Sanki dün akşam siyah arabadan değil de ön koltukta bir davulcu, arka koltuğun ortasında bir zurnacı, cam kenarlarında kendiler, ellerinde boş şişelerle damalı bir piyasa taksisinden inmişlerdi otelin önüne.

            İkindi oldu. Akşam oldu. Otelden yer ayırtılmadı. Telefon telefona. Arayan arayana… Bizim kırık ayak takımı otelin lobi dedikleri yerinde bekliyor. Yatsı namazına doğru bu taraftaki şehirden gelenlerden bir telefon daha geldi. Telefondaki ses “Allah’tan korkun. Adamları hiç olmazsa filan şehre kadar gönderin. Orada yatıp sabah Ankara’ya geçsinler bari.” diyor.

            Siyah arabayla gelen heyet üyeleri, kol dayaması olmayan, arkası kesik bir araçla gece yarısına yakın, filan şehre doğru yola çıktılar.

 

 

NOT: Satılan, anlatılan ve yazılan hikâyeler tamamen hayal ürünüdür. Hiçbir kişi veya kurumla alâkası yoktur. Bu hikâyenin yazımı esnasında hiçbir hayvana zarar verilmemiştir.

 

 

EDEBİYATIMIZDA BİR ZEVAHİR DERGİSİ/ Hidayet BAĞCI

“Dilce susup bedence konuşulan bir çağda biliyorum kolay anlaşılmayacak”/İsmet Özel

Zevahir Dergisi 2018 yılında Ahmet Turan Bayraktar, Aziz Can Karakoyun, Mehmet Bozdağ, Osman Emre Hacıarap tarafından Kahramanmaraş’ta oluşturulmuş ve yayın hayatına 2019 yılının Mart ayında “merhaba” diyen aynı zamanda orta kuşak ile genç kuşağı birleştiren, umut vadeden bir dergidir. Derginin yönetiminde bulunan bu nadide isimler kendi kuşaklarından dostlarının bulunduğu ekip tarafından Zevahir Çetesi diye anılmıştır.

Zevahir Dergisinin edebiyat dünyasında varlığını hissettirmesi Ahmet Turan Bayraktar’ın Türkiye Yazarlar Birliği Kahramanmaraş Şube Başkanı Fazlı Bayram ile tanışmasıyla başlamıştır. Fazlı Bayram’ın Ahmet Turan Bayraktar’da gördüğü vatan ve millet sevdasına dair edebiyat ile ilgili kurduğu cümleler onu derinden etkilese de Ahmet Turan Bayraktar’ın olay ve durumlara eleştirel bir tarzda yaklaşımını Mehmet Raşit Küçükkürtül sınırlamıştır. Bilakis bu takdir ve sınırlamalar birbirine tezat iki kelime gibi görünse de Ahmet Turan Bayraktar bu iki ustanın elinde birer sanat eserine dönüşecek ve gelecek vadedecektir. Şu an Ankara Gazi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi birinci sınıf öğrencisidir. Daha nice güzel başarılara imza atmasını umut ediyoruz.

Türkiye Yazarlar Birliği Kahramanmaraş Şubesi bünyesinde kendini geliştiren sadece Ahmet Turan Bayraktar değil Aziz Can Karakoyun, halk edebiyatında en bilgili ve kalemi en iyi olan kişidir. Abdürrahim Karakoç düşkünü olan Aziz Can Karakoyun, liseyi bitirir bitirmez Ankara/Kara Harp Okulunu kazanır ve şu an hazırlık okumaktadır. Osman Emre Hacıarap, sanata düşkün olan çetenin en yenilikçi adamıdır sürekli yeni şiir tarzları dener ve kendini o şiir tarzında kanıtlamaya meyillidir. Şu anda üniversite sınavına tekrardan hazırlanmaktadır. Mehmet Bozdağ, kendine has üslubu ve tarzıyla ortaya koyduğu eserler evvela bir tartışma konusu yaratır fakat eserdeki incelik, şiirsellik ve zarafet sonradan kendini ortaya çıkarır ve okurları etkisi altına alır. Bu dört arkadaşın samimi ve vefakâr dostu Hasan Bazı da şiir ve denemeleriyle Zevahir Dergisinin ilk yayınından itibaren Kadirşinas mahlasıyla derginin sayfalarında yerini almıştır.

Zevahir Dergisi’nin birinci, ikinci ve üçüncü sayılarında bu çeteyi yüreklendiren ve destekleyen Hasan Ejderha kaleminden “ Dilinize bir ninni takılmıştır ansızın/Sızım sızım sızlatan bir ağıt ya da/ Korkmayın artık gelecek sizin an sizin/ Sizi yenecek bir savaş yok dünyada” mısralarında ümit var bir dili şiirsel bir edayı  her daim görmeniz mümkündür. Zaten bu kıymetli isimden sonra derginin sayılarında sırasını Ahmet Doğan İlbey’in usta kaleminden yaramıza dokunan vurgulu yazıları takip eder sonrası Hasan Keklikçi’den emmi hasbihalinde öyküler dizilir her bir sayfaya, içtenlikle. Mehmet Yaşar’ın kaleminden ikinci sayının birinci sayfasında sizi “Gün gelir, an olur, vakit de biter/Harcanır ömür de nakit de biter/Nice bağlamları, ne fikirlerin/ Selam da kelam da akit de biter…” dizeleri karşılar. Fazlı Bayram ise birinci sayıda Zevahir Çetesine öncü olmanın gururuyla “Sanki okur yazarların hepsi adammış gibi/babası katmış davarın ardına/ okumaz madem çoban olsun iyi”, der ama  Zevahir Çetesi Yasin Mortaş ile ilk röportajını üçüncü sayıda çoktan yapmış, yol almıştır. Ömer Faruk Günay Çizgiler adlı denemesiyle çok karamsar bir mizaca sahip olduğunu ifşa etse de her sayıda bu dergiyi destekler. Ferhat Altun “Ben/ Öllümün doru atıyım/Beni zamana sığdıramazlar/Ve tabloların ressammların/ Arşınlamışsam/Bir kazık da ben çakmışsam yeryüzüne/ Şaşırma!/Benden ötesi yoktur/ Ne aynalarda/Ne de pusulasında bir seyyahın” diyerek Zevahir Çetesine şahlanışın ustalıklarını ne de güzel anlatır öyküsel bir dille. Safa Gayret gibi genç bir kalem ilk sayı ile son sayı arasında her zaman Zevahir Çetesinin yanında olduğunu  anımsatan bir şiirle “bir ekmeğin kolundan tutup uçmayı öğrettim/böylece kuşlar daha sakin ölebilir.” diyerek  nadide mısralarla her sayıda yerini alır.

Zevahir Çetesi şu an derginin dördüncü hazırlığında ben de sizler gibi bu sayının kapağından çok içerisindeki kıymetli sayfalarda sırayla yer alacak isimlerin kimler olacağını merakla bekliyorum.

Orta kuşakla genç kuşağı birleştiren ve gelecek nesillere örnek olacak olan bu gençliğin çıkardığı derginin “Okuru bol olsun”. Çünkü bu dergi okunmayı hak ediyor.

 

 

 

 

özlenen eğimi incirin / Mustafa Alper Taş








aynanın eskiyen yüzünde
şekerle dolan evlere
bir gümüş serinliktir ismin
keskin buğdaylar gibi parıldar dişlerimizde

aşağıda bir yerde
kendini yoklayan ırmak
dip uğultuları
özlemlerin

ne varsa
zeytinlere uzanan
şu akşam hayranlığımızda
ne varsa


TEFEÜL SAATLERİ-5/Hidayet BAĞCI

Pencerenin camını kırbaçlayan yağmur damlaları cam üzerinde birer gözyaşı gibi süzülürken Şiir Naz, daldığı uykudan Amine Şuarâ’nın sesiyle kendine geldi.

-“Annem!”

-“Efendim kızçem.” dedi Şiir Naz, Amine Şuarâ’nın ışıltılı gözlerine içtenlikle bakarak.

Amine Şuarâ:

-“Canım tereyağlı ballı ekmek istedi.”

Şiir Naz, kızının bu isteğini karşılamak için oturduğu divandan ayağa kalkıp bir kuğu gibi süzülerek yavaş adımlarla kapıya yöneldi ve salona açılan oturma odası kapısından mutfağa geçti. Birkaç günlüğüne geldikleri bu köy evinde neredeyse bir ay yetecek kadar yiyecekleri vardı. Şiir Naz yumurta, sucuk, bal, bulgur, peynir, un ve diğer yiyecekleri poşetlerinden tek tek çıkararak tereyağını ve ekmeği aramaya çalıştı. Bir yandan da şehirden getirdikleri yiyecekleri dolaba düzenli bir şekilde yerleştirdi. Fakat nafile bu kadar yiyecek arasında ne ekmek vardı ne de tereyağ. Poşetin içinden un paketini çıkardı. İşe nereden başlayacağını düşündü kendince. O sırada mutfağa gelen Amine Şuarâ, annesinin eteğine sarıldı ve onun küçücük dudakları acıktığını söyler bir tarzda büzüldü.

- “Annem, ben çok acıktım.”

- “Kızçem, haydi seninle ekmek yapmak oyunu oynayalım, ne dersin?” dedi, Şiir Naz.

- “Evet, babama da süpriz ekmek yaparız.”

Şiir Naz havanın buz kesen soğuğunda salona açılan oturma odası ve mutfak kapısı arasında mekik dokuyarak unu, suyu, tuzu, bakır kabı, tahtayı, oklavayı ve sofrayı sobanın başına getirdi. Şiir Naz’ın odalar arasındaki her gidiş gelişinde ayaklarının bastığı tahta çardaktan çıkan tiz sesler, uzun zamandır insanın varlığına alışık olmayan bu köy evi için bir yaşamın olduğuna delildi. Neredeyse bu köy evi uzun zamandır sessizliğini bozmuş bu seslerin eşliğinde yaşamaya karar vermişti. Amine Şuarâ’nın sevinç çığlıkları ve Şiir Naz’ın her adımında çardağın çıkardığı tiz sesler adeta bu köy evinin neşesi ve sesi oluvermişti. Oysa ne bu ev alışkındı bu insanlara ne de insanlar alışkındı buradaki havaya. Buradaki ağaçların kokusu metropol şehirlerinki gibi olmasa da toprağa düşen yağmurun kokusu onlar için bereketin habercisiydi fakat onlar bundan bi-haberdi. Odanın duvarlarına çarpan sobanın sesi küçük kızın sesinden daha az ısıtıyordu odayı.

-“Annem, babam camiden geldiğinde ekmekler ona süpriz olacak.” dedi Amine Şuarâ.  

-“Evet, kızçem.” diyen  Şiir Naz, sofrayı serdi ve bakır kabın içerisine iki kilo kadar una iki kaşık tuz ilave ederek karıştırdı. Elleri una bulanırken bu köy evine ilk geldiği düğün gününü hatırladı. Ağustos böceklerinin çıkardığı seslerin eşliğinde, bir ilkbahar akşamında geldiği günü nasıl unutabilirdi? Oymacı İhsan ustaya baba, kıymetli kaynatası Çeşm-i Naz’a anne demişti ve onların ellerini öperek öğrenmişti hayatı. Ekmek nimetti, tuz nimetti, su nimetti ve bahçedeki ağaçların yaprakları arasında yavrusunu gagasıyla besleyen serçenin sesinin de birer nimet olduğunu bu köy evinde öğrenmişti.

“Hayat, bir nimetti.”

 

“YÜREĞİ YANINDA OLANLARIN” ROMANI: “KIRIK AYNA” / Ahmet Doğan İlbey

Anadolu’nun bir şehrinde 28 Şubat darbesinin öncesi ve sonrası “kara günleri” yaşayanların, “Türk fikir hayatı ne durumda?” diyerek kaygı eden dâva adamlarının, “Türkiye’nin meseleleri ve çözüm yolları” üstüne cıncık kırığı soğuklarda, sanki yarın devlet ve milletin mesuliyetini üstlenecek gibi kafa yoranların, vesayetçi rejimin baskılarına karşı duranların, hülâsa ifadeyle “yüreği yanında olanların” hayatını anlatan “Kırık Ayna” adlı romanı bir solukta okudum.“Bilge Kültür Sanat Yayınları” ndan çıkan (Şubat 2021, İstanbul, 224 sayfa) “Kırık Ayna” romanın yazarı şair Memduh Atalay’dır. 1967 yılında Sivas’ın Şarkışla ilçesinin Beytigin köyünde doğan, fakat ömrünün son otuz yılını Şehr-i Maraş’ta geçiren, dolayısıyla Maraşlılaşmış bir eğitimci olan Memduh Atalay Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesinde Türk Dili öğretim görevlisidir. “Bir Vücutta İki Baş” (şiir) Samsun’da yayınlandı /1988, “Sultannâme” (deneme) Özgü Yayınları / 2000, “Halce” (şiir) Fikir Teknesi Yayınları / 2015, “Dünya Hâli” (şiir) Fikir Teknesi Yayınları / 2015 adlı kitapların da yazarıdır. “Kırık Ayna” adlı romanın çekiciliği ve üslûbu yazarının şairliğindendir.

“Kıravatlı bir işgal minberde başlamışken / Ağlayan bir Cuma ne söyler sana hâfız / Melek
miydi aradığın, kaçtığın melek senin / Yakanda Osmanlı tuğrası kanatır içini hâfız / Yenilgi budur işte, uzak kalışın özrüdür / Sesin sana döner kalbin hesap görür hâfız (…) Biz aşkı kaybetmiş mücrim kullarız hâfız / Şehir yıkanır sâla ile üstümüzde dünya kiri / Dar zamanda dar yerde kirli gideriz hâfız / Oyuncaklar çoğaldıkça ağlayan kalbin senin (…) Nasılda benzedin kuruyan bir ırmağa / Sende yaralarımı kanatmaya geldim hâfız / Güvercinler gözyaşını konar câmi avlusunda / Mağarasında kokar ölüler sen, ben, o, biz hâfız” mısralarının şairi nasıl bir roman yazmış olabilir? Bu yakıcı mısraların şairi yazdığı romanda neler anlatıyordur?     

Romanın başkahramanı Hüsnü Cemal Hoyrat ve arkadaşlarının ruhî ve fikrî yapıları, meşrepleri, sosyal durumları, dünya görüşleri, hayata ve insana bakışları anlatıldığı için “Kırık Ayna” romanına “biyografik roman” veya “karakter romanı” diyebiliriz. “Kırk Ayna” nın en temel vasfı, romanın başkahramanı Hüsnü Cemal Hoyrat’ın idealist şahsiyetinin etrafında oluşan olaylardır. Diğere temel özelliği ise temiz Türkçesidir. Romanın dili akıcı bir üslûba sahiptir ve okuyanı sürüklemesinde tesirli olmaktadır. Konular arası geçişlerde, yozlaşmamış münevver/ aydın dilinin yanında köylünün tertemiz Türkçesiyle karşılaşmak dil lezzeti tattırıyor. Roman kahramanlarının gerek şehirde, gerekse köydeki kişilerin yapmacık olmayan konuşmalarının içinde geçen kelimeler, deyişler, nasihat sözleri, kıssalar, menkıbeler asırlardır yaşayagelen Anadolu irfanı ve diliyle buluşturuyor insanı. Şahsî kanaatimce romanın, genel mevzuun ötesinde en temel özelliği Hüsnü Cemal tipi ve Türkçesi, yâni dilidir. Diğer bir özelliği de romanda roman yazarı herkesin yerine konuşmuyor. Büyük nisbette anlatımı kişilere bırakıyor. Kişiler arası anlatım bitince romancı üçüncü kişi olarak araya giriyor. Bu da romanı sıkıcı değil, zevkli hâle getiriyor.

Romanın şahıs kadrosu

Romanın başkahramanı Hüsnü Cemal Hoyrat, Anadolu’nun bir şehrinde edebiyat öğretmenliği yapan Türk İslâm düşüncesine inanmış fikir ve dâva adamıdır. Romanın insan kadrosu içimizden ve çevremizden ve yüreği yanık Anadolu insanından oluşmaktadır. Romanın sıklet merkezini oluşturan Hüsnü Cemal’in mânen hürmet ettiği, özünü bulduğu ve anası gibi sevdiği Gülbahar Ana romanda hayli öne çıkan Düzyayla köyünde yaşayan eli öpülesi yaşlı bir kadındır. Sözüyle, merhametiyle ve anaç tavırlarıyla Hüsnü Cemal’in çocukluğundan bu yana kişiliğinden emeği olan Gülbahar Ana sözünü ve ikram ettiği yemeğini yüreğinde pişiren bilge bir köy insanıdır: “Yavrum şifa olsun inşallah. Dedem rahmetli ‘gönülsüz pişen aşın tadı tuzu olmaz’ derdi. Ben ne pişirsem gönlümden gelerek pişiririm. Malzemesi eksik, yağı az, tuzu fazla olsa da gönül ateşinde kaynar benim tencerem oğlum.”

Romanın başından sonuna kadar soluk soluğa karşımızda hiç eksilmeden gördüğümüz Hüseyin Cesuroğlu ve Ali Seyfi Uzun, Hüsnü Cemal’in en yakın fikir ve dâva arkadaşlarıdır. Anıl, Selim, Haydar dayı, Sultan yenge, Çoban İbrahim, Kahraman Kalkan, “Türkü Beyi” dediği Ali Kutbay romanın ikinci derecedeki şahıs kadrosudur. Romanın özellikle sonuna doğru varlığını sıkça gördüğümüz ve romanın sonuna doğru vefat eden Serap Hanım, Hüsnü Cemal’in eşidir. Romanda pek etkili olmayan diğer yardımcı şahıs kadrosu ise Hüsnü Cemal’in büyük oğlu Oğuzhan Ahmet, Çaycı Dursun ve Hüsnü Cemal’in yatılı okuldan arkadaşı Nuri’nin “LA” kelimesiyle anılan hasta kız kardeşidir.

Romanın adı neden Kırık Ayna’dır?

“Kırık Ayna” romanının konusu adını aldığı ifade üzerine kuruludur. Şahısları ve olayları baktıkları aynadan veya görülmesi istenen aynadan tahlil etmektedir. Bakılan ve tutulan aynadan hakikati göremeyen ve her şeye kendi kırık aynasından bakanların çelişkilerini ve inkisarlarını göstermektedir. Kendisi de aynalardan şikâyet eden Hüsnü Cemal vecd hâlinde anlatıyor “yapma” aynaların hakikati göstermediğini:

“Her dönemde ârızalar vardı elbet. İnsanı saptıran duygular her zamanda vardı, babamız Âdem’den beri. Ancak insan hiçbir dönemde özünden bu kadar uzak düşmemişti. Toplumun kendini göreceği ve hizaya sokacağı aynalar vardı, aynalarımız vardı. Aynalar şimdiki gibi kırık değildi. Şimdi her grubun, her cemiyetin, her teşkilâtın aynası var ama kırık! İnsanlar bu kırık aynalarda kusurunu göremediği gibi bu kırık ayna ile ötekinin kolunu, kanadını yaralamaya çalıştığı için hakikatten uzaklaşıyor. Resimleri, isimleri, rozetleri hakikatin ve fikrin önüne koyarak hakikati ev fikri yok ediyoruz. Fikir, vatan ve insan diyenlerin kırık aynalarda gördüklerini hakikatmiş gibi takdim edenlerden Hüsnü Cemal çok muztaribtir. Olması gerekenlerin olmaması, olmaz dediklerinin olması karşısında düştüğüm girdap, sağlığımı iyice bozdu. Artık düşünce, fikir, idealizm dâva diye başlayan her cümlede, çıkışta bir noksanlık ve sunilik görür hâldeyim. İnsan günahına fikir katıyor çok rahatça. Rüşvet hediyeye, zina yasak aşka, adam satmak dâvaya dönebiliyorsa… Bizim aynalarımız önce kendine tutar aynayı. Varsa özünde bir leke onu temizler, sonra insanlara tutardı aynayı. Bizim aynalarımız vardı, ruha saf tutturan nazarlarımız vardı. Bu aynaları kaybettik. Şimdi ayna diye karşımızda duranlar ya puslu, sisli yahut kırık. Bu aynalarda ne görüyorsak doğruyu görmüyoruz, göstermiyorlar. Kendi grup ve meşreplerinin biricikliği üzerinden bakıp hakikati de İslâm’ın esnekliğini de inhisar altına almak gibi zaaf ile malûller.”

Kırık Ayna’da mekân

Kırık Ayna romanında mekân Hüsnü Cemal’in görev yaptığı Anadolu’da muhafazakâr sayılabilecek bir şehirdir. Hüsnü Cemal’in doğup büyüdüğü İç Anadolu’da soğuğun hâkim olduğu bozkırın ortasında sırtını “Kızıl Dağ” a yaslamış Düzyayla adında bir köydür. Kendini idealist gençlik yetiştirmeye adayan millî hasletlere sahip öğretmen Hüsnü Cemal’in faaliyet sahası olan dernek, dergi bürosu ve yazılarının yayınlandığı Mefkûre Dergisidir. Duvarında Hüsnü Cemal’in “Günahkârdan değil, günahtan kaç” sözünün yazılı olduğu Hilâl Çayevi’dir.

Hüsnü Cemal, Ali Seyfi ve Hüseyin Hoca’nın nezdinde donanımlı, okuyan, yazan, tâvizsiz ve dürüst bir fikir adamıdır. Şahsiyetlerinin oluşumunda büyük tesiri ve emeği vardır. Bağlılıkları tamdır. Kalben ve fikren ona inanmışlardır. Hüsnü Cemal’le Ali Seyfi, ilki yatılı öğretmen okulundan, ikincisi yatılı imam hatip lisesinde okuyan iki can arkadaştır. Ali Seyfi okul yıllarında Hüsnü Cemal’in kendini etkileyen fikirleriyle ona inanmış ve aynı şehirde öğretmenlik yaptıkları yıllar içinde bu dostlukları devam etmiştir. Hüseyin Hoca, Hüsnü Cemal’in sevip inandığı ve kaldıkları şehirde dergi, dernek, dâva arkadaşlığı ettiği tecrübeli ve ehil birisidir.

Hüsnü Cemal, güzel konuşan, hatip ve etkileyici bir tiptir. Yatılı okulla başlayan gurbet sızısı onu daha çocuk yaşta zor bir hayatın içinde pişirmiş. Bir köy çocuğu olarak yatılı okulda ana baba hasreti ve imkânsızlıklar onu daha genç yaşında çelikten bir dâva adamı yapmıştır. Hüsnü Cemal’in karakteri 1980 ve 1990’lı yılların Anadolu’sunda Türk İslâm düşüncesine inanmış olan herkestir; biziz hepimiz… Romanı okuyan bugünkü orta yaş grubu, Hüsnü Cemal’de, Ali Seyfi’de, Hüseyin Hoca’da kendi fikrî şahsiyetlerini ve benzerliklerini bulacaklardır. Hüsnü Cemal’in heybetli ve tesirli konuşmaları o yılları yaşayan idealist insanlara hiç de yabancı gelmiyor.

Hüsnü Cemal’i dinleyelim: “Beni hep bir faaliyette koşuştururken gördünüz: Gençlerle birlikte konferans veya mitinglerde yer alırken, dergi yahut gazete aboneliği için çalışırken, yeni çıkan bir kitabı tanıtırken, dünyanın en ücra coğrafyasındaki kardeşlerimizin uğradıkları zulmü protesto etmek için yürüyüş örgütlerken… İçimde kopan fırtınaları, zihnimin bir uçtan diğer uca savrulan düşüşlerini görmediniz. Böyle bir vasatta herhangi bir dernek veya düşünce ekseninde hasbelkader birlikte yer almış olduğunuz bir tanıdığınızın, kategorisi gönüldaştan ihvana, ülküdaştan refike, mücahitten alperene ne olursa olsun, nasıl tanımlanırsa tanımlansın taşıdığı yük, çektiği azap, düştüğü kuyu ne kadar umurunuzda olabilirdi ki? Akşam olunca evlerine gidebilen ve annelerinin şefkatli sinesine yaslanan, burcu burcu tüten ev yemeklerini yiyen emsallerimize göre, analı babalı yetimler gibiydik…” Şimdi de Ali Seyfi konuşuyor: “…Ruhum uzviyetimden bin kat fazladır! İmam Hatip okulunda kıvrım tatlının üçe bölünüp satıldığı yıllarda okudum. Kurban Bayramlarında annemin babamın yanına gidemedim yıllarca. Yurtçu kaldığım cami yatakhanesinde imam efendi, deri toplama cihadı için öyle vaazlar verirdi ki… İkindi namazına doğru çoğu kapıdan kovulmuş bir şekilde kebap ve kavurma kokularından bir hâl olup açlıktan bayılma noktasına geldiğimiz o yaz sıcağında, gökten inen bıldırcın kıymetinde gördüğümüz helva ekmeği cami avlusunda yemek nasıl bir şeydir? Hele bu cihadımızın Bedir ile Hendek ile benzerlik taşıdığını söyleyen imama inanmanın nasıl bir hâletiruhiyeden kaynaklandığını size nasıl anlatabilirim ki? Bu büyük cihaddan hocamızın akranımız olan oğullarını muaf tutması ve bizim sorgulamayışımız izahtan varestedir…

“İç yenilgilerle büyüyen” Hüsnü Cemal’in hayatı


Hüsnü Cemal, inandığı dâvadan ve fikirden vazgeçmeyen, fakat bu dâva ve fikrin içinde bulunanların sahteliğinden, riyakârlığından şikâyetçidir. Bu tür insanlardan darbe yemiş, kalleşlik görmüştür. “Aklımın erdiği günden beri millî ve İslâmî sıfatlarının başta yer aldığı gruplarda bulundum. Birinde olsun –ne hikmettir!- diğerini kardeş ve yardımcı gören anlayışa şâhit olmadım. Birbirleri hakkında rakip düşünceler veya düşman kardeşler kategorisinde gördüm hep. Şimdi bu ayrılıkların, yok etme düşüncesinin geldiği noktada bir başına kalmak, haklılık gibi geliyor bana.”

Hüsnü Cemal bir yanıyla dâva adamıdır, cemiyetin ve gençliğin ortasındadır. Bir yanıyla mistik meşrep ve metafizik düşünceleriyle baş başa kalan şair ve ediptir. Anadolu insanın rûhunun ve sosyolojisinin kaynağı olan bin yıllık türkülerin âşığıdır. Türküsüz edemezdi. “Baraktan Kerkük türküsüne, uzun havadan Neşet Ertaş türkülerine, Mahzunî’den Ruhî Su’ya kadar yüzlerce türküyü yanına alarak şafak vaktinde, kâinatın uyandığı, bütün bir varlığın tanrısal ahenge yöneldiği bir zamanda gidiyordu Hüsnü Cemal. Türkü söyleyen, türkü dinleyen kötü olamazdı ona göre.”

Köy ve şehir arasında metafizik ve fikir sancısı

Hüsnü Cemal dini bütün, fikri sağlam bir insandır. Şiire, mûsikiye, edebiyata gerek yok diyen ham softalardan, “kendinden emin Müslüman” tipi dediği zâhir ehlinden rahatsızdır. Bu zümrenin hor gördüğü sanatların, “Allah güzeldir, güzeli sever” hadis-i şerifinin güzel sanatların ilhamı olduğunu söylüyordu. İslâmî bir gerekçeyle süsleyip sanat ve hikmeti yok sayılamazdı. Sanat ve mûsiki insan ruhunun ve kalbinin ince ve naif sesidir. Aşk ve metafiziği kaybeden bir anlayış, ahkâmın cenderesinde boğulur ve muhatabını boğardı. Hazreti Ali menkıbelerinden dolayı daha çocuk yaştayken Hazreti Ali’ye meftunluğu vardır. Çocukken rüyasında koltuğunda kesik bir başın taşıdığını anlatıyor. Yanından geçen biri “evlat o taşıdığın kim biliyor musun? Hazretin Ali’nin mübarek başı” deyince kan ter içinde kalır. Bu rüyayı ilerleyen yaşında bir dostuna anlattığında şöyle yorumlamış: “Hazreti Ali’nin başından mâna, onun fikirleridir. Fikirleriyle çıkmışsın köyden, köye de onun ismi ve resmi kalmış.” İslâm’ın hakikatine Ali meşrebinden bağlı olmak bambaşka bir ruh hâlidir ona göre. Ali cesarettir, teslimiyettir, adanmışlıktır, nefse hâkimiyettir, mücadeledir, mânadır, fikirdir, kılıçtır…

Doğup büyüdüğü Düzyayla köyünün Kızıl Dağı’na çıkan Hüsnü Cemal’in bu dağda yaşadığı duyguları keşke müstakil bir hikâye kitabı olsaydı. Onun mistik dağ tutkusu ve anlattığı dağ efsanelerini romandan okumak gerek. Safiyetini, geleneğini ve özünü nisbeten koruyan köyüne olan hasret ve sevgisi, yozlaşan ve yozlaştıran şehir hayatındandır. Düzyayla köyünde herkes kötüden ve yoksuldan kendini mesul tutar; bu sebeple yoksulluğu örtecek, kötülüğü ortadan kaldıracak yarım elini esirgemezdi. Köyde yoksul ile zengin, iyi ile kötü farklı fakat aynı, ayrı fakat ayrılamaz, bağımsız fakat birleşmiş bir keyfiyet arz ederdi. Şehir hayatında insanın kafası hep “yapılacak ne kaldı” ile meşgul olduğundan, insan neler yaptığının farkında olmuyor.

Fikriyle hesaplaşanlar ve yüzleşenler

Hüsnü Cemal, romanın sonuna kadar “millet” diyen “milleti” seven biridir: “Hayâlim milletle başlıyor, milletle bitiyordu. Mefkûresinden başka aşk bilmeyen her adanmış idealist gibi varlık sebebi; milletinin uğrunda ölmek, zindanlara düşmek, çile çekmek… Millet güldü ona göre, kendisi de bülbüldü. Irkçı asla değildi fakat dini dinimden dili dilimden dediği soydaşlarının esaretine dair fikirler taşırdı. Türklüğü Müslümanla aynı mânada bilir ve inanırdı. Ne var ki, şehirdeki fikir ve dâva mücadelesindeki samimiyetsizlikler, ikiyüzlülükler onu “iç yenilgiye” ve yüzleşmeye sevk eder. “Sonrası derin bir trajedi oldu” diye başlıyor anlatmaya: “Meğer tam hesaplaşmamışız. Meğer iç yenilgiyi büyük idealler gidermezmiş. Meğer bir hayâlimiz günlük hayatın basit gerçekleri karşısında trajik bir hâle dönebilirmiş. Bir araba, bir ev, bir masa, bir etiket en idealistlerimizi gerçekçilik prangasıyla değiştirme gücüne mâlikmiş…”

Hülâsa olarak; sancılı bir arayıştan sonra kimseye haber vermeden köyüne ve Gülbahar Ana’sına giden ve sonrasında kaybolan, dostlarının binbir sıkıntı ve evham içinde aramaya çıktığı Hüsnü Cemal’in akıbetini öğrenmek isteyenler bu romanı başından sonuna kadar okumalıdır.(ilbeyali@hotmail.com)

https://www.yenisoz.com.tr/yazarlar/yuregi-yaninda-olanlarin-romani-kirik-ayna-5723/

Taht Savaşları (İmsak’a Yakın) / Alirıza KARAKALE








Beyaz ipliğin siyah iplikten ayırt edilemeyeceği vakitlerde,
gizlice oturdum şairler tahtına.
Bu aralıkta her ihtimal caiz gelir cahil aklıma.
Muadili olurum belki birilerinin,
belki şerefli bir şiirin ilhamı denk düşer bahtıma.

Neredeyse her cephede çarıkla savaştım ben.
Üşüdüm karlar altında.
Ölsem bir şiir uğrunda, şehit denmezdi belki ama;
şehadet ettiğim kahramanlar var hatırımda. 

Ayak tabanlarıma giden tüm kan akışlarının diz kapaklarımda kesilmiş olması;
dünyayı saran damar uzunluğumun artık sarmayı reddettiğinin, 
onca yıl savaşa hükmederken , hükmen mağlubiyete hüküm verildiğinin açık delilidir.

Saldırdım
karşıt her muhalif romana kelimelik sloganlarla...

Savundum;
Üzerimde fakirliğime eşlik etmiş, yıllanmış parkem...

Savruldum;
Rüzgarların getirdiği afetlerden sığınırken yaradana.
Zelzelelerle irkildim, boğuldum o korkuyla.

Şayet şimdiye kadar karşılıksız aldığım nefese dahilse son zamanlarda aldığım toprak kokusu,
onun da zekatı bu şiirdir.
Borçlu gitmeyeyim Allah’ın huzuruna.

Oğlum uyandırır gün doğumuna yakın,
Ayrılır iplikler birazdan,
Tahtın sahipleri aralar kefenleri,
Kendime, cahilce verdiğim fetva uyandırır nefsimi.
Hangi şerefli şiirin ilhamıdır bu desem, gererler çarmıha...

Dönüp dolaşan güneş, yıldızları kovar malum vakit öncesi. 
O an ölümün habercisi.
Sonrası kader- kısmet dönencesi. 


karakale ‘m

korku ve yürek burkulmaları / Fazlı Bayram








ellerinde donmuş zaman izleri

bizi bir yerden bir gökten itelerler

ki alınlarımız ıssız sokak açmasın ağaç kökleşmelerine

kalbi olan bir şehre bakar bu durumda

bir de aynası toz tutmayan burma bıyık adamlara

 

ben de ayrıldım vatanımdan

sizler gibi ey gurbet zedeler

büyük boyunlarındanım çağın uluları bilir

hem adımız sığmaz gölgelere bilemeyiz

 

bizi bir yerden bir gökten üflerler

çetindir kavgamız

gülenler mi dersin hor görenler mi

ateşimize su döküp gelip geçenleri mi hokkabazların

 

bir kırlardan bir yanık bağırlardan ağarız asfalta

bir dağa konarlar bizi kah viraneye sürer yolumuz

adımızı bile unuturuz ta en baştan hatta

ya sen de unutursan ki unutma sana sorar öğreniriz yeniden

 

gözlerimizi bir sana açarız bu gözler seni ağlar bir de

ardımız önümüz bir içimiz dışımız üryan

yürürken yürür dururken dururlar bizi

birer cesettir bu taşıdığımız ortada

 

 

EV BARK OLMAK / Hasan EJDERHA

Ah evladım, beni babana verdiklerinde daha on dört yaşındaydım. Öyle çok iş de bilmiyordum. Allah gani gani rahmet eylesin kaynanam öğretti her şeyi; yemek yapmasını, ekmek açmasını, yoğurt mayalamayıp, yayık yaymayı hep ondan öğrendim.

Gerçi rahmetli anacığım da iyi bir ev kadınıydı ama gelin olana kadar, gözüm hep oyunda olduğu için hiç iş öğrenemedim. Evde yengelerim olduğu için benim yardımıma ihtiyaç duymuyorlardı doğrusu. Toprak damda akşama kadar çizgi oynardık komşu kızı ile. Çok severdim dama çizgi çizip sekteleyerek taş sektirmeye bayılırdım. Şimdilerde o oyuna seksek mi ne diyorlar. Bir de bayramı beklerdik salıncak için. Bir âlemdi bizim büyüklerimiz. Sert insanlardı hepsi de. Kadınların kızların mahremiyetine çok önem verirlerdi. Ama bayramlar, özellikle Ramazan Bayramı kadınların bayramıydı adeta… Bayram öğle sonrasına kadar misafirler ağırlanır. Bayramlaşılır. Gidilecekse misafirliğe gidilir. Ama öğleden sonra nerdeyse köyün bütün kadınları, taze gelinleri, genç kızları ve çocukları koca kozun altında toplanırlardı.

Devasa bir salıncak kurulurdu koca koza…

Tahtalı salıncak…

Oturacak yerine tahta bağlanır üzerine de kocaman bir minder konulurdu. Bayılırdım ben o salıncağa. Tahtalı salıncakla büyükler sallanırdı sırayla. Çocuklara ise cevizin, yani devasa koca kozun diğer dallarına birkaç tane de küçük salıncak kurarlardı ki küçükler annelerini, ablalarını, yengelerini rahatsız etmesin o küçük salıncaklarda sırayla sallansın istenirdi. Büyükler ise; o, bir erkeğe görünmemek için evin kapısından dışarı başını çıkarmaya çekinen kadınlar koca kozun altında bir başka olurlardı. Gerçi koca koz köyün büyükçe bir bahçesinin ortasındaydı ve yakınlarında ev olmadığı, sık ağaçlarla çevresi kapatılmış olduğu için orada olanları hiçbir erkek göremezdi. Görmekten öte koca kozun çevresine bilmeden yaklaşan bir erkek görülürse hemen “Yaklaşma oraya! Kadınlar var!” diye ikaz edilirdi. Koca kozun bulunduğu bahçe hafif meyilli olduğu için o devasa salıncakta sallanırken bahçenin devasa ağaçları arasından sanki göklere çıkıyormuş gibi çıkar, sonra bahçenin içinde kaybolurdunuz. Ben daha küçük sayılırdım o salıncağa binmek için ama yengelerimin torpili ile birkaç kere küçükken de binmiştim. Nasıl bir mutluluktu o koca salıncağa binmek anlatamam.

Daha oyun çocuğu olduğum için iş öğretmek kimsenin aklına bile gelmemişti doğrusu. Kaynanamı, yani neneni çok sevişimin asıl nedeni ise bambaşka:

Sen doğduğunda ne yapacağımı şaşırmıştım. Elimde ölüp kalacağını sanıyordum adeta. Geceleri uyanıp, uyanıp, nefes alıyor musun diye bakmadan edemiyordum sana. Ne kundak yapmasını biliyordum ne de seni nasıl yıkayacağımı ve nasıl emzireceğimi. Küçücüktün. Nerenden nasıl tutacağımı bilemiyordum. Nerenden tutsam tutmadığım tarafın yere düşecekmiş gibi oluyordu. Üstelik de büyüklerin yanında seni kucağıma almaktan bile utanıyordum.

Nenen akıllı, güngörmüş kadındı. Seni yıkıyor, paklıyor, kundağa sarıp bana veriyordu. Öyle çok seviniyor, öyle çok seviniyordum ki kaynanama sarılıp öpesim geliyordu. Ama nerdeee… O yıllarda bir büyüğe sarılıp öpsen sana delirmiş derlerdi. Seni yıkarken de bana tutturuyordu ki elimde bebeği dengede tutmayı falan öğreneyim diye.

Öğrendim de sonraları. Kısa sürede bebeğimi yıkamasını da kundak yapmasını da öğreniverdim. Nenen bana ara sıra: “Çok iyi bir kadın olacak bu” derdi. Bu sözünden o kadar çok hoşlanırdım ki dünyalar benim olurdu bunu söylediği zaman; çıkıp evin arkasındaki nergislerin ve sümbüllerin açtığı tarlaya çıkıp bir o yana bir bu yana koşasım gelirdi. Evimizin arkasındaki tarlayı çok severdim. Her yer nergis ve sümbüldü. Tarlanın kenarındaki çalılıkta ise her yer menekşeydi. Menevşe derdi nenen. Evinizin hemen arkasında bir evlek yeşil soğanımız hep olurdu. Hemen onun yanında ise baharla birlikte domatesten bibere, biberden kabak ve patlıcana kadar, fasulyeden mısıra, havuça kadar sebzeler ekerdik.

Ev kalabalıktı. Amcanlar da bizimle ve dedenlerle birlikte kocaman bir evde oturuyorduk. Evin koridorunun karşı odalarında onlar, beri tarafta dedenlerle biz oturuyorduk. Koridor dedimse şimdiki evlerin ancak bir adam geçecek koridorları gibi değil; koridor dediğim yere şimdilerin evlerini çevirsen iki ev sığardı. Ben böyle kalabalık bir eve gelin geldim.

Hiç unutmam; deden yemek yerken hep bana ara sıra bakıp dururdu ve ben fena şekilde utanırdım. Sonraları ise beni sürekli yanına oturtmaya başladı. Meğerse kaynanam, amcanın hanımı ve halan ile birlikte otururken onlardan utanıp yemek yiyemediğimi gözlemiş olacak ki beni yanına oturtarak “ye kızım, hadi şundan da ye! Utanılmaz yemek başında, hadi bakalım!” diyerek uzunca bir zaman beni yemeklerde yanında oturttu ve düzenli beslenip beslenemediğimi kontrolü altına aldı adeta. Eskiler ne kadar da düşünceliydiler. Şimdinin adamları öyle mi ya? Hâlbuki haddim değildi sofrada kayınbabamın yanına oturup yemek ama o öyle istemişti. Her öğünde, “bu yemekte bari yanına çağırmasa Allah’ım” diye dua ederdim ama gene çağırırdı. Çünkü Kayınbabamın yanında daha da çok utanırdım.

Kayınbabamın tek kızı vardı; halan. Bana küçük kızım derdi. Küçücük, çelimsiz bir şeydim gelin olduğumda. Bakınca gelin demeye bin şahit gerekirdi. Onatlı on yedisine gelince serpildim. İşte, serpilip de çocuk görünümünden çıktım biraz. Anlayacağın gelin olurken alınan elbiseler, fistanlar üzerimde durmaya, bir miktar yakışmaya başladı. Yoksa bizim sülalede babayiğit bir kadın hiç olmadı. Hepimiz böyle minyonuz. Ama babam, ağabeylerim onlar hep babayiğit adamlardı.

Bir gün babanla kavga ettik.

Kavga dedimse; hani çocuklar oyun oynarken kavga ederler ya öyle bir şey… Baban da çocuk sayılır; topu topu benden iki üç yaş büyük bir çocuk işte. Biz evin en arka odasında yatıyoruz ve eve girip çıkarken yakın olduğu için genelde evin arka kapısını kullanırdık. Ön taraftan, evin asıl kapısından ise dedenlerle birlikte amcanlar işlerlerdi. Zaten ana merdiven de deden ile ninenin kaldığı odanın önüne çıkar, oradan koridora dönülürdü. Dedenle ninen, merdiven sahanlığının devamına yapılmış genişçe bir çardakta yatarlardı yaz boyunca.

Hani kavga edince çocuklar, ev sahibi çocuk, diğer çocuğa “evimizden git!” Der ya! Tıpkı çocuklar gibi kavgamız uzayınca baban beni arka kapının önüne koyup, kapıyı kapattı.

Kapının önünde bir müddet durup düşündüm. Karanlıktan da o kadar korkarım ki! Gece karanlığında köyün karşı tarafında bulunan babamın evine gidemem. Çünkü hem dereyi hem de mezarlığı geçmem lazım; asla geçemem oralardan. Kaldı ki gitmek de istemiyordum. Evimi bırakıp da nereye gideyim? Üstelik gebeydim de. Çok canım sıkılmış, incinmiştim. Orada oturup iyice ağladım. Aslından ağlamak istemiyordum ama bir türlü de kendimi yenemiyordum. Karanlıkta oturulmaz ki. Etrafımdan çıtırtılar gelmeye başladı bir süre sonra. Neredeyse her ağaçtan bana doğru gelen korkulacak bir şeyin çıtırtısını duymaya başlamıştım.

Evin etrafında dolaştım ama nasıl korkuyorum karanlıktan. Birisi “öhh!” dese bayılıp düşerdim herhalde oracığa. Ön merdivenden çıkarak, çardakta uyuyan kaynanam ile kayınbabamın yanına vardım ve kaynanamı hafifçe dürterek uyandırdım.

Rahmetlinin uykusu çok hafifti hemencecik uyandı. Oğlunun beni kapının önüne koyduğunu söyledim. O zamana kadar üzülmemiştim bile. Sadece kavganın hırsı vardı. Ama bu durumu ikinci bir kişiye söyleyince bir ağlamaklık daha geldi ve gözlerimden yaşlar yeniden boşandı. Oysa ben arka kapının önünde iyice ağlayıp toparlandığımı sanmıştım. Bu arada kayınbabam da uyanmıştı. Hiç ikiletmeden ve devamını anlatmama izin vermeden:

“Hadi güzel kızım yorgan döşek getir de kaynananın arka tarafına yerini yaz ve yat!” dedi. Ben de gidip kendime yorgan döşek getirdim. Yerimi yazdım; yatar yatmaz da uyuya kalmışım. Şimdi düşünüyorum da gerçekten çocukmuşum. Öyle bir hadiseden sonra sen yat ve hemencecik de uyu… Aklıma geldikçe gülüyorum kendime.

Ertesi gün kalktık normal işlerimize devam ettik.

Ama baban bulunduğumuz alana gelemiyordu elbette. Beni sabah evde görünce hemen anladı durumdan babasının haberi olduğunu ve korkusundan yanımıza yaklaşamadı.

Günler geçti kayınbabam hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. Kaynanam da ben de merak içindeydik. Bu arada baban uzaktan bana gülümsemeler falan atıyordu ama hiç aldırır mıyım; olduğu taraflara bakmıyorum bile. Akşam yemeğine bile gelemiyor. Daha doğrusu gelemiyor. Gelemezdi de. Biliyordu dedenin hışmına uğrayacağını. Sonraları öğrendim; halanlara gidiyormuş yemek zamanlarında. Gebe olduğumdan haberi yoktu babanın. Ben de inat olsun diye halana söyledim ki haberi olup daha fazla canı acısın diye. Ertesi gün bana daha bir gülümseyerek bakmasından gebe olduğumu öğrendiğini anladım. Tabi ki hiç yüz vermedim. Çünkü kayınbabamın tembihi vardı.  

O günlerde serindir diye soframızı çardağa seriyor; deden, ninen, bir de ben yemeğimizi birlikte yiyorduk. Amcanlar ise oturdukları bölümden dışarı açılan bir çardakta yemeklerini yiyorlardı. Bir gün akşam yemeğinde kayınbabam: “Oh be gelin! Ne güzel oldu böyle… Gerçekten kızım oldun. Peh! Seni o gereksiz adama vermeyeceğim artık. O, dolansın dursun evin etrafında. Yiyecek bir şey vermeyin ona; aç susuz dolaşsın.” Ninenin yüzüne dikkatle bakarak tekrar etti “hanım sana diyorum özellikle. O gereksiz adama yiyecek falan vermeyeceksiniz anladın mı beni.” Ninen anladım manasına başını salladı.

Baban baktı ki olmuyor, benim babama gitmiş. Durumu olduğu gibi anlatmış. Rahmetli babacığım çok kızmış. “Demek sen kızımı kapının önüne koydun ha! Gidip de evime getireyim kızımı” diyerek hışımla yürümüş, baban da arkasından. Bu defa benimki daha bir kaygılanmış.

Rahmetli babam çok olgun adamdı. Gençle genç, yaşlı ile yaşlı olmasını bilir halden anlardı.  Dedene gelip, hadise çıkaracağı yerde; “bizler cahal olmadık mı? Bizler de tartıştık, kavga ettik ilk evlendiğimiz yıllarda. Öyle ev bark olunuyor. Ver adamın karısını” demiş dedene. Deden diretmiş: “Vermem! Senin damadın kafasızlığının cezasını çeksin” demiş. Bakar mısınız muhabbete! Bu şaka falan değil gerçekten ikisi de samimiydi hem babam hem de kayınbabam. Oysa bu hadiseden dolayı babam beni alıp götürmeliydi de deden tekrar vermesi için ricacı olmalı değil miydi? Eski adamlar öyleydi işte. İnandıklarını yaparlar ve inandıkları da hep doğru olurdu. Allah ikisine de rahmet eylesin.

Razı edemedi babam. Deden daha bir gürledi: “Bu senin damadın bu gelinin kıymetini anlayana kadar sürünecek burnu yerde” dedi. Babam baktı olmuyor, birazda emin ellerde olduğumun sevinciyle dedenle kucaklaşıp ayrıldı. Çok severlerdi iki dünür birbirlerini.

Uzunca bir süre sonra deden razı oldu beni babana tekrar vermeye de o akşam evime geçtim.

Biz böyle ev bark olduk evladım.

O, yıllarda büyüklerin bir hükmü vardı küçüklerin yanında. Büyükler dinlenirdi. Büyükler dinlenince de yanlış yapılmazdı. Dolayısıyla da yanlış yapılıp bedel ödemek zorunda kalınmazdı. Şimdi olsa büyüklerin tecrübesinden faydalanacağı yerde, yanlışının bedelini ödemeyi yeğler zamane nesli.

Şimdi o yaştaki çocuklar, okuldan gelince kendi yemeğini alıp yiyemiyor.

Gurban olayım Rabbime. Onun yardımıyla öyle de böyle de insan neslini sürdürüyor işte.


AYNADA GÖRDÜĞÜM HİÇMİŞİM / Samet YURTTAŞ







Fotoğraf : Erol AYYILDIZ



Zaman bir yanılgıdan ibaret

Her iç çekişte gördüğüm suret

Aynadaki benmişim

 

Beden yılların kapattığı ayıp

Her gün günahlarımı sayıp

Rafa kaldıran benmişim

 

Hayat durgun suya atılan taş

Emin adımlarla yürüdüğüm yaş

Tabuttaki benmişim

 

Ölüm bastırılmış gerçek

Aklımdaki sırattan geçerek

Sonsuzu arayan benmişim

 

Ruh muhtaç olunan nefes

Arayıp durduğum bu ses

Hiç olan benmişim

 

 

TEFEÜL SAATLERİ-4/Hidayet BAĞCI

“Şu göğsüm yırtılıp baksan, dikenler hep aynı güldendir.

Şikâyet bilmeyen kalbim kanar, hep aynı eldendir.

Bu dertten kurtulan yok mu, dualar hangi dildendir.

Şikâyet bilmeyen kalbim kanar, hep aynı eldendir.”

Nureddin üzerindeki ıslak giysileri değiştirip odaya girdi. Radyodan sıradaki Türk sanat musikisi şarkı sözlerinin ahengini dinlemek için divana oturdu. Göz ucuyla Şiir Nazı süzerken birden Amine Şuara’nın bakışlarıyla karşılaştı. Amine Şuara Nureddin’e Şiir Naz’ın nefesinin şefkat dolu olduğunu ve hiç üşümediğini bakışlarıyla anlatırken odaya dolan şarkıya itiraz eder gibi bir hal takındığı aşikardı.

Şiir Naz, pencerenin kenarında öğle vakti ezanının okunmasını beklerken Nureddin Şiir Naz’a seslendi:

-Öğle vakti girmek üzere ben camiye gidiyorum.

Odanın ısınan duvarları bu seslenişe sobanın içinde yanan odun sesleriyle tepki verdi. Nureddin, Şiir Naz ile bir an göz göze gelmeyi istedi. Şiir Naz’ın bakışlarını odanın sıcak boşluğunda aradı. O bakışlar pencerenin manzarasında uzaklara dalmış Sır barajındaki bir balığın karnında Yunus olmuştu.

Nureddin caminin yolunu adımlarken bir an gaflete gelerek Şiir Naz’ı nasıl üzdüğünü düşündü. Ağzından çıkan o cümle nasıl da yıkmıştı Şiir Naz’ın dünyasını. Camiye vardığında şadırvanda birkaç genç ve ihtiyardan başka kimse yoktu. Köy yeriydi burası kalabalık bir cemaatin olması beklenmezdi. Nureddin üzerindeki kabanı çıkarıp onu uygun bir yere bıraktı ve gömleğinin kollarını sıvazlayarak abdestini aldı. Kabanının cebinden çıkardığı mendille yüzünü silerken Ezan-ı Muhammedî’nin okunmasını bekleyen ihtiyar delikanlılardan birinin ona seslendiğini duydu ve o sesin geldiği tarafa yöneldi. İhtiyar delikanlı:

-Evladım, bu yağmurda camiye gelmişsin. Sanırım buraların yabancısısın yağmurun hafifliğine bakarak yanına şemsiye de almamışsın. Bilirsin ki ağacın çok olduğu yerler yağmurla birlikte kol kola gezer.

Nureddin:

-Haklısınız amca. Ben rahmetli oymacı İhsan Usta’nın oğlu Nureddin. Köyümüze gelmeyeli uzun zaman oldu. Unutmuşum buraların halini ve yağan yağmurların tavrını.

İhtiyar delikanlı:

-Rahmet olsun babana, odunlar onun elinde birer sanat eserine dönüşürdü. Senin mesleğin nedir?

Nureddin tam mesleğini söyleyecekken birden Ezan-ı Muhammediye okunmaya başladı ve her ikisi de huşu içinde okunan ezanı dinlediler. Caminin mescidine girdiklerinde duvardaki çini desenleri ve halıdaki sadelik insana huzur verir nitelikteydi. Cemaat iki sıralı saf tuttuğunda imamın tam arkasındaki sıraya denk gelen Nureddin idi. Namaz bitip duasını topladığında ailesindeki hâl-i pürmelâl durumun cennet-i hâl üzre olmasını temenni ettiğinde omzuna dokunan el ona “Âmin” dedi. Bu el az önce şadırvanda kendisiyle konuşan ihtiyar delikanlıya aitti.

TEFEÜL SAATLERİ-4/Hidayet BAĞCI

“Şu göğsüm yırtılıp baksan, dikenler hep aynı güldendir.

Şikâyet bilmeyen kalbim kanar, hep aynı eldendir.

Bu dertten kurtulan yok mu, dualar hangi dildendir.

Şikâyet bilmeyen kalbim kanar, hep aynı eldendir.”

Nureddin üzerindeki ıslak giysileri değiştirip odaya girdi. Radyodan sıradaki Türk sanat musikisi şarkı sözlerinin ahengini dinlemek için divana oturdu. Göz ucuyla Şiir Nazı süzerken birden Amine Şuara’nın bakışlarıyla karşılaştı. Amine Şuara Nureddin’e Şiir Naz’ın nefesinin şefkat dolu olduğunu ve hiç üşümediğini bakışlarıyla anlatırken odaya dolan şarkıya itiraz eder gibi bir hal takındığı aşikardı.

Şiir Naz, pencerenin kenarında öğle vakti ezanının okunmasını beklerken Nureddin Şiir Naz’a seslendi:

-Öğle vakti girmek üzere ben camiye gidiyorum.

Odanın ısınan duvarları bu seslenişe sobanın içinde yanan odun sesleriyle tepki verdi. Nureddin, Şiir Naz ile bir an göz göze gelmeyi istedi. Şiir Naz’ın bakışlarını odanın sıcak boşluğunda aradı. O bakışlar pencerenin manzarasında uzaklara dalmış Sır barajındaki bir balığın karnında Yunus olmuştu.

Nureddin caminin yolunu adımlarken bir an gaflete gelerek Şiir Naz’ı nasıl üzdüğünü düşündü. Ağzından çıkan o cümle nasıl da yıkmıştı Şiir Naz’ın dünyasını. Camiye vardığında şadırvanda birkaç genç ve ihtiyardan başka kimse yoktu. Köy yeriydi burası kalabalık bir cemaatin olması beklenmezdi. Nureddin üzerindeki kabanı çıkarıp onu uygun bir yere bıraktı ve gömleğinin kollarını sıvazlayarak abdestini aldı. Kabanının cebinden çıkardığı mendille yüzünü silerken Ezan-ı Muhammedî’nin okunmasını bekleyen ihtiyar delikanlılardan birinin ona seslendiğini duydu ve o sesin geldiği tarafa yöneldi. İhtiyar delikanlı:

-Evladım, bu yağmurda camiye gelmişsin. Sanırım buraların yabancısısın yağmurun hafifliğine bakarak yanına şemsiye de almamışsın. Bilirsin ki ağacın çok olduğu yerler yağmurla birlikte kol kola gezer.

Nureddin:

-Haklısınız amca. Ben rahmetli oymacı İhsan Usta’nın oğlu Nureddin. Köyümüze gelmeyeli uzun zaman oldu. Unutmuşum buraların halini ve yağan yağmurların tavrını.

İhtiyar delikanlı:

-Rahmet olsun babana, odunlar onun elinde birer sanat eserine dönüşürdü. Senin mesleğin nedir?

Nureddin tam mesleğini söyleyecekken birden Ezan-ı Muhammediye okunmaya başladı ve her ikisi de huşu içinde okunan ezanı dinlediler. Caminin mescidine girdiklerinde duvardaki çini desenleri ve halıdaki sadelik insana huzur verir nitelikteydi. Cemaat iki sıralı saf tuttuğunda imamın tam arkasındaki sıraya denk gelen Nureddin idi. Namaz bitip duasını topladığında ailesindeki hâl-i pürmelâl durumun cennet-i hâl üzre olmasını temenni ettiğinde omzuna dokunan el ona “Âmin” dedi. Bu el az önce şadırvanda kendisiyle konuşan ihtiyar delikanlıya aitti.

MİHMAN / Nurcihan KIZMAZ


                                Hidayet BAĞCI’ya-






Gönül sarayını açta gireyim
Derdini derdime katıver gitsin
Koy bir kahve, kırk yıl sende kalayım
Gayrısını serden atıver gitsin

Açma sırlarını bilmesin ağyar
Hakiki dostluğa rastlamayanlar
Yüreğinde sevgi beslemeyenler
Topunu üç pula satıver gitsin

Tutma göz yaşlarını akmasın yüreğine
Yağan yağmurlara katıver gitsin
Kimseler bilmesin ağladığını
Hıçkırıklarını yutuver gitsin

Dünya bir gün ,o da bu gün ,aldırma
Bakracını kör kuyuya daldırma
Dağarcığı gam kederle doldurma
Götürüp ummana döküver gitsin

 

Sürme/Mustafa Alper Taş


gündüzler büyüyor içlerinde
sonsuz bir aydınlığı
sürükleyip
kızgın rüzgarlara birden
bırakıyor sevgimiz

henüz taranmış saçlarıyla bir kadın
gittikçe dağıtıyor gırtlağının dumanını
yazlar kahkahayla geçiyor

sen sarı bir ışığın güzelliğini
getirip avuçlarına ağaçların
sürmeseydin

 

“NURETTİN TOPÇU” ve VAR OLMANIN ACISI/ Hidayet BAĞCI

Her güzelliğin ya da güzel olmayanın niyetlerle hemhal olduğunu bilmek, erdemliktir. Bu güzellik veya güzel olmayan şey uygulamaya geçtiğinde akıbetinin durumuna göre o niyetin aslını sadece birey görmez, herkes de görebilir. Tabi ki hayrını ve şerrini Allah bilir. İnsan var olma endişesi içinde isteyerek ve severek düşünürken “İnsan kendi etrafında derin yaşayışlar keşfetmelidir. İnsan ilmini kendinde derinleştirmesi, şahsiyetini darlıktan kurtarıp genişletmesi gereklidir. İnsan ruhu, âleme doğru yayılırken aynı zamanda kendi içinde derinleşmelidir.” Bu sebeple Nurettin TOPÇU’nun söylediği gibi “Dimağın ve kalbin darlıklarından sıyrılmalı, içinde yaşattığı vehimlerden kurtulmalıdır.” Bunun için insanın kendine bireysel bir dünya içinde adına da “Düşünce akademisi” dediği bir mekânı olmalıdır. “Düşünmek, şuur ile eşya arasında münasebet kurmaktır. Kendimizi eşyaya değil, eşyayı kendimize uydurmaktır.” Bu akademi odasının duvarlarında farklı tasarımlarla emek verilmiş bir kitaplık ve rafları seçkin yazarların kitaplarından oluşmalı. Aslında eşyayı düşünce dünyamıza uydurmalıyız nasıl ki üzerimizdeki kıyafetleri kendimize yakıştırdığımız gibi okuduklarımızı da düşünce dünyamıza yakıştırıp öylece okumalıyız. Bu düşüncenin bakış açısı değeri TOPÇU’nun da ifade ettiği gibi “Fikirlerimizin doğruluğu hususunda kullandığımız ölçünün darlığı, görüşümüzün darlığını doğurur. Ölçünün genişliği nisbetinde hakikâte yaklaşıyoruz.”

Peki bu düşüncelerle birlikte TOPÇU’nun önderliğinde geometrik bir bakış açısı şekli çizsek işe nereden başlamamız gerektiğini hiç düşündün mü? Evet, “Düşündüm” der gibisin. Zaten TOPÇU’da Var Olmak kitabının ilk yarısında kendi elinde tuttuğu gerilmiş yayındaki okları okurlarının üzerine tek tek attığında aslında vurulup da teni acıyan okurları değil o’dur. O, kendi dünyasından kendine ayna tutarken gördüğü kendisi de değildir. Bunun için bütün bildiklerini unut. TOPÇU ile o bakış açısını çizmeye başlamak öğrenmenin ve de uygulamanın yarısıdır.

“Bu, mümkün mü?” Diye sorarsan. “Evet, mümkün!”

Her şeyi kabullenerek TOPÇU’nun da söylediği gibi; “Ebediliği fetheden kahramanlar, günahlardan temizlenmenin en ulvi, en muhteşem vasıtalarını kullananlardır; günahtan sevaba, şerlerden hayra kahraman bir atlayışla geçebilen cesur ruhlardır. Bütün günahların içerisinde hele bir tanesi var ki, o hiç affedilmez, silinmez, temizlenmez, ortadan kalkmaz. Zira o, insan olan varlığı, Allah yolcusu olan ruhun varlığını ortadan kaldırır. Bizi her günaha vasıta olacak bir şer aleti haline koyar. Bu günah nefsine karşı samimiyetsizliktir. Fatihleri, abidleri ve daha nice hayat kahramanlarını telef eden o’dur, o samimiyetsizlik. Ona, o menhus ruh iflasına alim de uğrar, zahit de uğrar. İnsanlığın helak olduğu o gazâ işte odur. Bütün günahlar affedilse de o affedilmez. Toprak nankörlüğü affetmiyor; tekrar tekrar vermek için kendine tohumu bağışlayan şükranı bekliyor. Semâ gafleti affetmiyor; yeryüzüne rahmet indirmek için güneşten şefkat bekliyor. Affetmek ve affedilmek insan içindir.”

TOPÇU, Var Olmak kitabının son yarısında kullandığı ifadelerde anlıyoruz ki deneme tadında kendine has üslubuyla içsel konuşmasını seziyoruz. Aslında konuştuğu kendisi de değil konuşturduğu bizlerin iç sesidir. Önce “Bu zamana kadar yaptıkların için kendini affet!” diyerek bizlere ses olur. “Affetmek, akılların üstünde sultan olan kalbin hareketi olduğu gibi affedilmek de insanın bizzat kendi kalbinde inkılap yapmasıyla kendisine sunulan bir zafer hediyesidir. Şüphe yok ki affın fermanını hazırlayan kalptir. Hesapça akıl onu anlamasa da kalp kendi fermanına affı bağışlıyor. Aşk ile beslenen, zekâ ve hesap mahsulü olmayan af, fenalıkları himaye edici af değildir; o, günahları temizleyicidir.

Affediliş, ona layık olan kalbin en asil kurtarıcısıdır. O, affeden kalbi de ayni hareketle kurtarır. İnsanın tabiatına ve kalbinin isteklerine bakılınca, “Allah bizi günah işlemek için yarattı” demektense, “Allah bizi affedilmek için yarattı” demek ilahi niyyet ve iradeyi daha doğru anlatmak olacaktır.”

Bu bakış açısını genişletecek tek bir nokta bir damla sudan ibaret olan “Gözyaşıdır.” “Gözyaşları şikâyettir; ama zayıflar için. Gözyaşları duadır, doğru, ancak ümitsizler için. Gözyaşları şükrandır; var olan her şeye minnettar gönülleri varlıkları onunla selamlarlar. Şükran, her varlığın içine dolup yine ondan taşmaktır. Her şeyde öldükten sonra yine her şeyde doğmaktır; Rabbi her şeyde karşılamaktır. Gözyaşları ummandır; seni fenadan kurtarır. Gözyaşları ilhamdır; gerçekten gelen işaret, hem de beşarettir; Allah’tan haberdir.” Bu yüzden “Sonsuzluk, sonu olan varlığa sığmıyor.” ve sen gözyaşları eşliğinde taş taşabildiğin kadar. “Gözyaşları, günahlarımızı yıkadı.” Diyen TOPÇU ile beraber ölümü düşün, düşün ki bir iğne ucu kadar dahi olsa hiçbir insanın üzerinde hakkın kalmasın. Hesabını veremeyeceğin hiçbir düşünceyi de eyleme geçirme. “Hayata mahkûm olmakla ölüme mahkûm oluşumuz nasıl tabii ise, ölümle de ebediliğe mahkûm olduğumuz öylece hakikâttır. Ölmesini bilen kahraman, daha yaşarken cesaretle atılıp ölümün koluna giriyor ve onu hareketlerinin içine yerleştiriyor.”

Şu an sıfırdan ibaret olduğunu düşün ve mutlu ol “Her şeyi kaybetmek, gerçekten her şeyi kazanmak için bir başlangıçtır.” “Çile, ümitsiz ve tesellisiz azabın sürekli olmasıdır. İnsanın ölmeden önce her gün ölmesidir. Çile, yaşama ile ölümün iç içe geçmesi halidir: Varlığımızın her an ölmesi ve yeniden her an yaratılmasıdır; her an ölmek için yine her an doğmasıdır.” Ve bu düşüncelerin devamının olması için rahmet kapısında iyilerle beraber olmak için âminlenmiş duaların olmalı. “Gören gözler için varlığın kendisi rahmettir. Rahmet, gözyaşları ile kazanılır. İnsan olan varlığın tabii hali, duâ halidir. Rabbin bize sunduğu ise rahmettir.” Bu gibi düşüncelerin varlığında TOPÇU ile birlikte “Rahmeti bir avuç topraktan toplayıp ve bir damla suda seyreden insan, kemâle ermiştir, ilâhi rahmetin aynası olmuştur.” Sana ayna olanı bul ve “Yalnız sevdiği varlıkta kendi yarımını arayanlar samimi ve büyük ruhlardır.” cümlesiyle kendine gel ve yarınlar için umut ol.

“Toprağa süzülen, varlığın derinlerine nüfuz ederek su olmasını bilen, zafere ulaşacaktır.”