ESKİDEN BİR HOCAM ANAHTARLA GİRERDİ DÜKKÂN’A-(Nihayet)/Melih ERDEM


Burada hayatı roman olan
Bir Hocam var,
bizimkiler hikaye…
Bir Hocam’dan Bir’i

Hocam’a, hürmetle…

Üniversitenin ilk senesiydi sanırım Hocam. Birkaç arkadaşla birlikte okula ziyaretinize gelmiştik. Elimde bilgisayar çantası vardı. Görünce;

“Ne o Mık Kırığı, mühendis mi oldun?” demiştiniz. Fakir de haddinde olmayarak sizden satın aldığı cümlelerle;

“Estağfurullah Hocam, çeyrek mühendisim henüz.” diye gaf etmiştim.

İşte o günden, sizinle aynı karede ilk kez göründüğümüz bir fotoğrafımız vardı. O fotoğrafı sanal dünyanın tehlikeli sularına salmıştım. Başkomutan’ın Tercümanı, fakiri sizle aynı karede görünce, zâtıyla ilk karşılaştığımız yer olan Ziraat Fakültesi’nin kantininde, tam bu noktada dünyadaki tüm çocukların Emmisi’nin kulaklarını çınlatmış olalım, kolumdan tutup;

“Lan ede sen Hocam’ı nerden tanıyorsun?” diye sual ettiydi. Ben de serbest konuşmanın en serbestiyle;

“Dört yıl dizinin dibinde yetiştim abi.” diyerek meşhur gaflarımdan birini etmiştim. Sonra bunla doymadım elbette, Bir Hocam’dan Bir’inin “Kişisel Gelişmeyin” başlıklı muhabbetinin ardından çay içerken, Udeba’nın aynı suali etmesi üzerine en serbest konuşmanın da en serbestiyle;

“Dört yıl dizinin dibinde yetiştim Hocam.” demiştim.

Bu söz tuttu ensemden, Dükkân’da, kapının arkasındaki köşeye, kapı zilinin altına oturttu. Köyden “yarın” gelmiş gibi oldum oraya oturunca…

Çok şey öğrendim…

Hüzün diye bir şey varmış. Başkomutan, Hüzün’e, Yunusleyin Anlamak dedikten sonra, Hüzün: Bir Çıtırık Yol diye de ekler.

Dert varmış: Bir Hocam’ın uyanınca kurtulacak memleketin derdini çekmek varmış.

 Gurbeti yalnızca memleketinden uzakta kalmak diye bilirdim. Fakat Hocam, bir gördüm ki yakın gurbet, uzak gurbet varmış. Hele bir de dost gurbeti varmış ki, azapmış. Dostu olan bilirmiş tabi, olmayan hissetmezmiş, yalnızlık konulu zâtınıza ilettiğim mektubuma ithafen...

Sahiden dost diye bir şey daha varmış.

Dostperest olmak varmış.

Dostun kapısını aşındırmak, dostun çayını, tütününü içmek varmış. Dostun tütünüyle yanmak diye bir şey varmış ki hayatımda bunu yaşamamı nasip eden Allah’a bir kez daha şükürler olsun.

Fikir diye bir şey varmış…

Çoğulu efkârmış.

Efkârlanınca hüzünlenirmiş insan, derdinin dermanını bulduğu şol hüzne kavuşurmuş.

Yüreğim varmış; ama o zamana kadar hiç yanıma almazmışım. Oraya oturunca yüreğimi de yanıma almışım.

Türkü varmış. Sadra şifa olan, Türküdâr’ın bağlamayı parça parça edermiş gibi çaldığı bin miligramlık türküler… Acaba parça parça olan bizler miydik de bağlamayı kendimize siper mi ettik? Hançere kelimesinin insan vücuduna bürünmüş hâlini oraya oturduğumda gördüm. Hatîb-i Dükkân, “Türk babaları kahramandır.” sözünün sahibi, hançeresiyle Dükkân’ın sesi, hançeresiymiş. Onun sayesinde şiir neymiş, yazı neymiş, konuşmak neymiş, gözümüzle gördük, kalbimizle inandık, dilimizle tasdik ettik. Sadece elimizle amel etmedik. Aynı zamanda zât-ı âlileri GDH’nin ve H.O.Ş.T.’un şeyhi olurlarmış.

Daha çokça şey gördüm, çokça şey yaşadım da Hocam, kötü kalemimle o bahtiyarlığımı ziyan etmek istemem. Ama şunları demezsem de içim rahat etmez; Çürüklerimin tedavisi bulundu ama tedaviyi hak edemedim Hocam. Dükkân hak edenlerin yeriymiş. Demek ki sen de Dükkân’mışsın ki senin de taleben olamamışım. Dükkân hak talebelerinin yeriymiş.

Başkomutan’ın deyişiyle;

“Hayat bir sızı, Dükkân bir sızı, çay bir sızı, fikir bir sızı, yazı ve şiir bir sızı, yürek bir sızı, türküler bir sızı, dost bir sızı, bu ülke ve millet bir sızı..”

Hasret ve muhabbetle…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme