DÜKKÂN MEKTUPLARI-19 / Hasan EJDERHA

Murat Gilin Ora...
            
Birkaç kuş cumartesi günleri baraj kıyısının tam olarak göründüğü devasa bir çam ağacının dalına sıralanıp, gün boyu oradan ayrılmıyor. Aynı kuşlar, haftanın diğer günleri de aynı yere gelip, kıyıya bakıp bakıp, orman içinde kayboluyorlardı.

Muzaffer Hocamın bir balıkçı ekibi, bir de yazar-çizer ve fikircileri var... Nerdeyse her cumartesi Klavuzlu Barajı kıyısına balığa gidilir... Diğer balıkçıların ve piknikçilerin pek uğramadığı; yukarıda bahsi geçen kuşların kondukları daldan tam olarak görünen, sapa bir kıyıyı mekân tutmuş hocamın balıkçıları. Hocamın reisliğinde: Yunus BARMAN (Balık tutamasa da…) Dr Mehmet CERAN, Tayfun GÖKTÜRK, Mehmet YAŞAR, Enver ÇAPAR, Hacı Ahmet ERALP, birkaç senede bir de olsa Hasan KEKLİKÇİ, Somali’nin Anadolu Yöresinden diye kendisini takdim eden ve Ahmet Doğan İlbey’in tabiri ile Ümmetin numunesi Mahmut Muhammet Şeyh Ali, ara sıra Gaziantep’ten motosikleti ile gelerek balıkçılara katılan Seyfettin ALBAYRAM, Güccük Doktor İsmail SAĞIR, Murat YÜCEL, Murat YÜCEL’in oğlu Muzaffer Hocam’ın ahbabı Ömer, Tayfun’un Oğlu hocamın dostu ve ortağı Abdülrezzak ve… Ve bir daha ve… Hacı İbrahim ARIKMERT. Neden mi ve… Ve… diye yazdım Hacı’nın adını? Balıkçı ekibi için de yazar ve fikirciler için de kıymetli Hacı ARIKMERT… Hacı, balıkta, menemenden kuru fasulyeye kadar yemekler yapıyor ve baraj kıyısında lahmacun yapmayı planlıyor. Plandan öte, proje son aşamalarında bildiğim kadarıyla.

Balıkçı baraj kıyısına Muzaffer Hocamın reisliğinde sıralanıyor… Onlar kıyıda, hocamı seyreden kuşlar kıyıyı tam gören devasa çam ağacının dalında sıralana dursun. Sık çamların bulunduğu kıyıya paralel bir tepecik var… Burada: Hacı Arıkmert yemek hazırlığına girişirken hemen yakınına serilmiş bir hasırın üzerine sıralanmış bir ekip daha var: Ali Hocam, Ahmet Doğan İLBEY, Ben abdi aciz, (sık sık bulunmasam da Hasan KEKLİKÇİ’den çok bulunuyorum) İsmail GÖKTÜRK, bazan, Memduh ATALAY Hoca, Mehmet YILMAZ Savaş KIYAK hocam ve Hacı’ya yemek hususunda yamaklık eden gençler… Bu gençlerin Hacı Ahmet Eralp gibi müdavimleri olsa da zaman zaman değişkenlik gösterdiği de oluyor: Ferhat AĞCA, (Bazı zamanlar böcek toplamakla meşgul olsa da) ALİ; Susan adam, tam bir hizmet ehli, dost ve ehl-i semaver, Çağrı GÖKTÜRK, Şeyhşamil EJDERHA, Memduh GÖKTÜRK, Süleyman KILIÇBAY, Mehmet Can, Yasin gibi gençler…  Bu gençlerin değişkenlik seyri, daha nice gençlerin gelip geçeceğinin habercisi…

Mehmet NARLI, Mustafa GÜNALAN, Cüneyt CESUR, Ufuk TÜRK gibi gurbette olan dostlar da memlekete geldiklerinde bu kıyıda yerlerini alırlar. Belki Dündar KÖK, Durdu GÜNEŞ bile Maraş’a geldiklerinde, cumartesi gününe denk gelmişse bu kıyıda olurlardı herhalde.

Somalili Mahmud Muhammet Şeyh Ali kıyıda ve elinde oltası… Bizim ekipten olmayan iki yaşlı balıkçı yaklaşıyor. Bir süre Mehmud’un bilalî emer çehresini seyrediyorlar. “Herhalde Afrikalı Afrikalı olmasına da ama bizden iyi Türkçe konuşuyor. O zaman bu delikanlı kim ola ki” diye düşünmüş olacaklar ki yaklaşıp soruyorlar Mahmud’a:

“Yeğen sen nerelisin?”

Somalili Mahmud’un cevabı bizim beklediğimiz ve alıştığımız bir cevap: “Maraşlıyım amca.” (Çünkü Mahmud İstanbul’da Yüksek Lisans yaparken bayrama yakın herkes memleketine gidince, “ben de memleketime gideyim bari” diyerek Kahramanmaraş’a gelen bir adam.)

Balıkçılar tekrar soruyor: “Hangi mahalledensin yeğen?”

Mahmud oltası ile meşgulken tabii olarak cevap veriyor: “Karamanlı Mahallesi’nden.”

Adamlar Mahmud’un Karamanlı Mahallesinden olduğuna pek ihtimal vermeseler bile bir daha ağızlarını bile açmadan ayrılıyorlar kıyıdan. Karamanlı Mahallesi’nin içindeki “Kara” ifadesinden dolayı bu durumu şaka konusu yapıyordu Mahmud.

En unutulmaz şakalarından birisi de Kulağı Kutlu Caii’nin önünde her zamanki yerimizde cumayı beklerken karşısına biriken çocuklardan birisi gayrı ihtiyari Mahmud’un eline dokunuyordu ve Mahmud o kız çocuğunun iki yanağını elleri arasına aldıktan sonra çocuğa: “bir saate kadar benim rengimi alacaksın” deyiveriyordu da çocuk oradan ağlamaklı uzaklaşırken bizi muhabbetle gülüşüyorduk.

Hacı’dan ve yemeklerinden bahsettik ya! Hacı gerçekten yemek konusunda çok maharetli: Menemen yapacağı gün yumurta unutmuş.

Bütün nevale hazır yumurta yok.

Yumurtasız menemen olur mu? Olmaz elbette.

Balıkçıların; balık tutamazlar, yemek yapamazlar, ancak konuşurlar, memleketi kurtarırlar diye güldükleri yazar-çizer ve fikircileredir dert…

İsmail hoca yumurta bulmak için yola revan oluyor.

Şura senin bura benim derken bir köye varır.

Bir bakkal ya da evden yumurta alacaklar… Köyde kimsecikler yok. Bir çocukcağıza rastlarlar…

“Oğlum burada bakakal var mı? Nereden yumurta alabiliriz?” diye sevgiyle sorarlar minik kardeşe.

Çocuk dik dik bakar bizimkilere önce. Sonra biraz düşündükten sonra cevap verir.

“Murat gilin orda var” der. Yazımızın başlığını da atar çocuk böylece.

İsmail hoca şaşkın… Yoldaşı ile bakışırlar tebessümle.

“Murat gilin ora…”

İyi de Murat gilin ora neresi? Hülasa-i kelam biraz daha sorarak "murat gilin ora"nın kısmen hangi tarafta olduğunu öğrenirler ve gidip bakkalı bulurlar da menemen yapmak için lazım olan yumurtayı alırlar.

O günden sonra her balığa gidişte unutulan bir şey olduğu zaman: “Murat gilin oradan alırız” deyişi balıkçı termonojisine yerleşir.

Hacı iyi bir aşçı. İyi bir aşçı olduğu kadar da kendisinden emin bir aşçı. Allah aşkına bir aşçı şöyle bir cümle kurar mı?

“Size bu hafta “kısır” yapacağım. Daha önce hiç yapmadım ama benim kadar kimse kısır yapamaz.”

Bu kadar da kendine güven fazla doğrusu.

Nerdeyse ömrünü Kemalizm’in foyasını meydana sermek için araştırmalara ve bu konudaki yazılara hasretmiş Ahmet Bey’e bile, Kemalist bir tatlı yaparak yedirmiştir bizim Hacı. Yemek konusunda hiç ideolojik davranmaz. Yemek konusunda hiç ideolojik davranmaz da yemekten sonra çaylar da içilince şehre dönmek için yola revan olan yazar ve fikircilere laf atmaktan da geri kalmayarak, tarafını da ilan etmiş olur böylece.

Ah Hacı ah! Yıllardır okulda özene bezene, onca fedakarlıklarla yaptığı bulgur pilavını Hocamlara beğendiremedi Yunus. Her pilavdan sonra “Pilav da iyi olmamış” dediler; Yunus’un pilavı olmasa aç kalacakları halde. Yunus’un, salatanın içindeki domatesleri, hepsi eşit bir şekilde küp küp doğraması bile bir işe yaramadı. Bu da yetmezmiş gibi, en iri balığı tutsa bile Yunus balık tutamaz diye arkasından konuşulması da cabası. Ancak bir rivayet var ki Ali Hocamın Adana Kitap Fuarı’na gittiği gün Yunus çok balık tutmuş.

Biz yeniden kıyıya dönelim. Sık çam ormanının bulunduğu tepeden, Kuşların kıyıyı izledikleri devasa çam ağacının tam karşısından kıyıyı izleyelim:

Hocam hazretleri oltasını atıyor… Yavaş ve balıkları incitmemeye çalışarak suyun bir noktasına düşürüyor oltasını. Balıkların çoğu kıyıda etrafına doluşmuş.  Adeta karşısına sıraya dizilmişler. Yem bekleyen civcivler gibi kıpırdaşıyorlar. Mehmet Yaşar Hocamın bulunduğu yere doluşmuş balıklara yan yan bakıyor. İçinden planlar kuruyor: “Şuradan, hocama çaktırmadan, oltamı şıpbadanak atsam da Hocamın karşısındaki balıklardan birkaçını çeksem mi acep?” diye düşünürken edebi galip geliyor ve “hocamın bulunduğu yere doluşan balıkları tutmak olmaz! Sonra onların balık olduğu ne malûm!” diyerek fikrinden vazgeçiyor ve hemen yanındaki Hacı Ahmet’in yanına varıp yere çömeliyor. Tabakasını çıkararak: “Gel sigara sar Hacı” diyor. Bu arada iki kuş Hocamın üzerinden, epey enginden uçarak karşıdaki çam ağacına konuyor.

Hocam ağır ağır çekiyor oltasını. Kıyıya çektiği oltayı havaya kaldırıp,
balıkların hamurdaki diş izlerine dikkatle bakıyor. İçinden: “Sizi keratalar sizi. O kadar da tembihliyorum size gönderdiğim hamuru dikkatli yiyin diye. Sonra kazara oltaya takılacaksınız da canınız acıyacak. Gerçi ben sizi çevremdeki dostlarıma çaktırmadan yeniden suyla buluştururum ama canınız acır kuzularım!” diyor. Herhalde böyle diyordur. Ben niye uydurayım; karşıdaki çam ağacının dalına sıralanmış kuşlar bile biliyorsa bu durumu...  Sonra iri bir alabalık hemen önünde sıçrıyor Hocamın cemalini görmek için.
Doktor Mehmet: “Hocam kocaman bir balık sıçradı gördün mü? Şimdi alıyorum hocam o iri balığı” diyerek oltasını balığın sıçradığı yere attıktan sonra malzeme çantasının bulunduğu yere oturup bir sigara yakıyor.

Hocam bir karşı yamaca, bir suya bakıyor…

Hocam bir suya, bir gökyüzüne bakıyor.

Önce daldan bir kuş kalkıyor, sonra Ahmet Bey ansızın kıyıya bakıyor. Bir şeyler sezer gibi oluyor; fakat bir türlü anlayamıyor, oradakilerin fark edemediği o sırrı.

Gökyüzünde suyu, suda gökyüzünü görüyor Hocam. Aynı anda hem suya hem gökyüzüne gülücükleri yayılıyor. Ahmet Bey aniden doğruluyor yukarı tepecikte zar zor oturduğu hasırın üzerinden. Ali hocam manidar gülümsüyor. Bir şeyler anlamıştır anlamasın da herkes biliyor ki o gülümsemesinin sebebini, Muzaffer hocam ile aralarındaki sırrı bize söylemez. Yeniden bir şeyler sezer gibi oluyor Ahmet bey. Etrafı dinler, gözler gibi bir hale bürünüyor. Gözü ve kalbi gökyüzüne bakarken dili söyleniyor: “Efendim hasırın üzeri hiç ortopedik değil. Diskimiz zarar görecek; ah şuraya bir sandalye getirmeyi akıl eden bir devrimci çıkmadı ki!” diyor.
Hacı devrim peşinde: Patatesleri, soğanları közün içinde nizami askeri birlikler gibi dizmiş pişiren, pişirirken de etrafındakileri de birlikte pişiren Ali Hocamın etrafında fır dönüyor. Hayır, tavaf ediyor adeta. Patatesler, soğanlar cızır cızır sesler çıkararak zikrediyor. Zikir halkası genişleyerek hasırın üzerinde oturanlara yayılıyor ve onlarda da yanma, kavrulma başlıyor.

Hacı cezbeye kapılıyor. Dönüşlerini hızlandırarak: “Pişiyorlar hocam! Pişiyorlar hocam! Şu taraftakiler yanıyorlar mı ne Hocam?”

Ali Hocam: “Yanmazlar! Çok ham olanların çok pişmeleri gerek” diyerek ateşin içinde bir noktayı gösteriyor. Ali Hocamın tam gösterdiği, ham olanların piştiği noktada kendini görüveriyorum. Közlerin içine içine, en korlu olan yerine gömülmek istiyorum. Ben de pişmek istiyorum Hocamın pişirdikleri ile... Ama hocam pişirmeden olmaz; hocam pişirmek isterse pişirir... "Gene de ben korun içine giriversem mi" diye planlar yapıyorum.

Mehmet Yaşar saçının jölesini bozmamaya özen göstererek alnının terini siliyor. Alnının terini silerken, içinde alın teri geçen şiirler, türküler dökülüveriyor gönlüne ve mırıldanıyor gökyüzüne bakıp. Hayretler içinde o da bir gökyüzüne bir suya bakıyor. Arkasından bir Mehmet Narlı şiiri okumaya başlıyor “Ayfon”undan. Sonra da sezdirmeden İsmail hocayı kolluyor yakınında mı diye. Çünkü Narlı şiirine bir şeyler söyleyecektir İsmail Hoca ve Mehmet Yaşar ise hocasına edebinden okuduğu şiire yapılan tenkide cevap veremeyecektir.

Edebinin mükafatını Alıyor Mehmet Yaşar ve bir şeyler görmüş, sezmiş gibi susuyor şiiri bitirince. Telaşını fark eden Hacı Ahmet soruyor “abi noldu?” söyler mi zalım gördüklerini. Der mi iki Hocamların cemallerini hem suda hem gökyüzünde gördüm diye... Demiyor dememesine de Hacı Ahmet de ondan az değil. Şüpheleniyor Hacı Ahmet. O da bakıyor bir suya bir gökyüzüne ve tebessüm ediyor.

Az öteden duyuluyor Tayfun’un sesi: “Aslanım akıllı olun! Siz balığınızı tutup, keyfinize bakın. Büyüklerin işine de karışmayın. Gördüklerinizi kendinize saklayın lan!” diye azarlıyor.

Bu arada Yunus heyecanla oltasını çekiyor… Kocaman bir alabalık… Muzaffer Hocam tebessüm ediyor Yunus’tan tarafa bakıp… Ben heyecanla Ali Hocama: “Hocam Yunus kocaman bir balık tuttu” diyorum. Ali Hocam közleri pişirdiklerinin üzerine çekerken sadece “inanmam” diyor, tebessüm ederek. Enver’in Yunus’un tuttuğu balığa muhalefet eden sesi duyuluyor öteden. “O kadar da büyük değil heri Yunus abi. Bir de hiç kıpırdamıyor, kıyıda buldun da sen mi taktın nettin oltana?” Yunus balık tutmanın keyfi ile duymazdan geliyor Enver’in şakasını. Enver olta atıyor ama gözü tepenin başında… Merak ediyor neler konuşulduğunu. Bir türlü karar verememiş nereye ait olduğuna. Aidiyeti hususunda şüpheleri var. “Balıkçılar içinde mi yer alsam, fikirciler-edebiyatçılar içinde mi?” diye hep ikircikli…

İsmail Hoca huysuzlanan küçük bir çocuk gibi Ali Hocama mızmızlanıyor: “Hocam beni de pişir! Hocam beni de pişir! Beni de pişir Hocam” Hocam etrafında fır dönen İsmail’e bakmadan cevap veriyor: “Daha fazla pişersen yanarsın!” İsmail devam ediyor: “Ateşe at beni Hocam. Yak küllerimi savur istersen Hocam!”  “Vayh” diyor Ahmet Bey öteden. Vayh! işte bu. Bu İsmail GÖKTÜRK işte!

Ferhat elinde file açık alanlarda dolaşırken Memduh ona eşlik ediyor. Ferhat’ın üniversitedeki ödevi için yüz çeşit böcek yakalaması gerekli. Bütün açık alanı dolaştığı halde bir anda böceklerin arkasında gele gele bir noktaya geldiğini fark ediyor. Ormanda bulunan bütün kuş, böcek ne varsa bir noktaya hücum etmişler. Hayretle bakıyor bulunduğu yerden. Oraya ilk geldiklerinde, oradan geçen köylü amcanın atının içlerinden birini görünce, nasıl sevinçle şaha kalkıp, kıkırdar gibi sevinç hareketleri sergilediğini hatırlıyor bir an ve böcekler ile kuşların gittiği tarafı yeniden izlemek üzere oturuyor olduğu yere. “Acemi Ferhat. Hiç böcek yakalayamadın” diyenlere tebessümle karşılık vermeye hazırlanıyor Ferhat.

Doktor Mehmet iri bir balık çeker çekmez beliriyor Savaş Hocam doktorun arkasında. Doktor balığı oltadan çıkarınca Savaş Hocam: “Sen oltanı topla Doktor. Ben balığı yıkayayım, bak toza bulandı yere düşünce” diyor ve balığı alıp kıyıya çömeliyor. Birkaç dakika sonra da: “Aha! Balığı elimden kaçırdım Doktor” diyor. Doktor Savaş Hocamın balık azatçısı olduğunu biliyor. Savaş hocam doktora bakıp gülümsüyor. Hocamın bildiğini Doktor, Doktorun bildiğini hocam biliyor…

İsmail Hoca yanık sesi ile bir Yemen Türküsü tutturuyor.

Muzaffer Hocam kıyıdan öte İsmail’in sesinin geldiği yere doğru nazar edip gülümsüyor.

Hacı yemek ile meşgul olduğu yerden “Breh! Breh! Breeehhh!” diye nara atıyor.

Ahmet Bey ormandan topladığı odunları kırmaya çalışan gençlere nasihat ediyor: “Efendiler odun diz ile kırılır!” derken Yemen Türküsü’nü duyuyor ve eli ayağı birden çözülüyor. Sanki böğründen bir hançer yemiş de tüm kanı oradan boşalmış gibi gelip İsmail Hoca’nın yanına serdiği minderin üzerine oturuyor.

Çağrı ile Şeyhşamil Hacı Ahmet ağabeylerinin talimatına uygun bir şekilde çalıları kırarak sabırla semavere atıyorlar. Semaver harlandıkça yürekleri de harlanıyor. Çay demlendikçe kendileri de demleniyor. Çaydan önce demlenerek semaverin yanında oturan Susan Adam Ali’ye bakıp, demlenince nasıl şekil alacaklarını tecrübe ediyorlar Ali ağabeylerinin yüzünden.

Ahmet Bey’in Süleyman bir tarafında, Güccük Doktor İsmail bir tarafında; ikisi iki yerden sağlam zarflar atıyorlar. Ahmet Bey zarfları alıyor, lakin dikkati İsmail Hoca’nın yanık sesinde.

“Yemen’e gitmiş Ahmet Abi yok burada” diyor Süleyman.

“Askerler terhis oldu. İnşallah yemene gidip de dönmeyenlerin değil, dönenlerin içinde olur Ahmet Abi” diyor Gücük Doktor İsmail.

Ben hâlâ Ali Hocamın “bunlar ham, çok pişmeleri lazım” dediği noktaya gidip uzanma peşindeyim. Ben köze bakarken, Ali Hocam bana bakıp gülümsüyor. Sonra: “Oradaki sigaralardan sigara getir de yakalım birer tane” diyor. Koşarak götürüyorum sigarayı. Birer tane yakarak çekiyoruz ilk nefesleri.

Hocam: “Ateş!” diyor. “Ateş…” “Ateş yakar!” Sigaraya bakarak: “Ateş yakar: Kimisi yanıp duman olur, kimisi çelik… Hamur ateşte pişerek ekmek olur. Odun ateşte yansa n’olur? Kül olur. Sonra rüzgâr esince savrulur. Rüzgâr durunca, su da durulur. Pişen şey fazla yansa kavrulur. Kararında pişerse iyi olur”

Vücudumda bir sıcaklık, daha önce hiç hissetmediğim bir sıcaklık hissediyorum…

Hocam sigarasını bitirip, patateslerin, soğanların, patlıcanların piştiği noktaya maşa ile kor taşırken, ben onlardan çıkan dumanı izliyorum. Bir an ben yanarsam duman mı olurum acaba diye korkuyorum. Sonra kalkıp semaverden bir çay dolduruyorum Hocama getirmek üzere… Çayı getirirken benim vücudumdan da duman tüttüğünü hissediyorum.

Kıyıda Doktor Mehmet oltasını uzak bir noktaya attıktan sonra kendi kendine gülümseyerek: “Herkes beni gerçekten balık tutmaya geldiğimi sanıyor” diye geçiriyor içinden. Bulunduğu yerden Tayfun Doktora doğru bakarak: “Üçkâğıtçı… Yavaş ol! Kendini açık edeceksin” diyor.

Tayfun’un söylediklerini belli belirsiz duyan Yunus: “Bu balıkların hepsi üçkâğıtçı; taktığım yemleri yiyorlar ama oltaya düşmüyorlar. Kesinlikle Hocam öğütlemiştir bunları; Yunus’un oltasına düşmeyin diye…”

Muzaffer Hocam oltasını attıktan sonra sesleniyor etrafına: “Gelin sigara yakın gelin!” diyor; elindeki sigara paketini yukarı tutarak. Doktor Mehmet, Mehmet Yaşar, Hacı Ahmet birer sigara yakıyorlar. Sonra Hocam sigara paketini Hacı Ahmet’e vererek: “Dağıt Hacahmet! Hadi koçum herkese dağıt!” diyor. Hacı sigara paketini alıp, o geniş alanda sigara tutmadığı kimse kalmayana kadar dolaşmak üzere ayrılıyor oradan. Hacıahmet tepede oturan yazar-çizer ve fikircilerin yanına doğru tırmanır tırmanmaz oltasının zili çalıyor. Mehmet Yaşar zil sesine hasret kalmışlığın sevinci ile koşuyor Hacı’nın oltasının bulunduğu yere…

Hasırın üzerinde çay ve sigara eşliğinde memleketi kurtarmaya uğraşan ve hocamın fikirciler dediği bir grup ile kıyıya iniyoruz. Önce Yunus’a “rastgele” dedikten sonra, hemen sağındaki Tayfun’a uğruyoruz. Tayfun’un yanında çeşitli meyveler… Birer şeftali ve birer de salatalık alıyoruz. Hâlbuki tepede eşyaların olduğu yerde poşetler çeşitli meyvelerle dolu. Olsun! Tayfun’u kızdırma ihtimalinin tadı meyveden tatlı. Balık tutmaktan vaz geçip, oltasını orada bırakarak Hasan Keklikçi de bize katılıyor. Hacahmet ile Mehmet Yaşar’ı selamlayarak hemen ötelerinde yeni bir olta bağlamaya uğraşan Muzaffer Hocamın etrafında hilal oluşturuyoruz. Hocam tam hilalin iki ucu hizasında parıldıyor tebessümü ile. “Ne o lan yazarlar-fikirciler! Balıkları kaçırmaya mı geldiniz? Ahmet Bey niye gelmedi?” diyor.

“Yokuşu inip çıkmak, Ahmet Bey’in diskine zarar veriyormuş hocam” diye cevaplıyorum hocamın sorusunu.

“Eee Türkiye’nin durumu ne âlemde? Daha kurtaramadınız mı şu memleketi?” diyor. Hocam.

Hasan Keklikçi söze karışıyor: “Türkiye’nin diski rahatsızmış Hocam!” Hep birlikte gülüşüyoruz. Bu arada Doktor Mehmet’in oltasının zili çalıyor ve “Hocam Türkiye’nin kurtuluşunun zili bu” diyerek oltaya doğru koşuyor.

Süleyman KILIÇBAY Ahmet Bey’e sorular soruyor...

Ahmet Bey: “Uzun bahis efendim, sonra konuşuruz” diyor...

Ali Hocam tabakasını dizinin üzerine koymuş sigara sararken gülümsüyor.
Süleyman tekrar, daha yan bir soru soruyor.

Ahmet Bey: “Önemli bir başlık; ama geniş zaman lazım efendim bu mevzuuyu konuşmamız için” diyor.

Süleyman gene soruyor; ama gene alacağı cevap belli.

Belli ki Ahmet Bey hocamlar eşliğinde ruhunu dinlendirmekte kararlı. Oysa en geniş zamanın içerisindeyiz. Akşama kadar o tepede oturacağız ve hiçbir işimiz yok. Süleyman da akşama kadar sorular soracak ve zarflar atacak; lakin Ahmet Bey kararlı akşama kadar çok hoşlandığı zarflara cevap vermeyecek. O cevap vermedikçe de Süleyman Ahmet Bey’i sıkıştırdığını sanacak ve keyiflenecek.

Öğle namazını kılmak üzere durduğumuz seccadeyi her selam verişimizde düzeltmek zorunda kalıyoruz. Zira biz kıbleye durup namaza başlıyoruz; selam verdiğimizde seccade kayarak başka yöne dönüyor bayırda… O gün Ali Hocam küçücük bir kazma ile yeri kazarak güzel bir namazgâh yapıyor da sonraki zamanlarda orada namazlarımızı kılıyoruz.

Ahmet Bey’in bu kayan zeminde bir namaz kılma hikâyesi var ki burada anlatabilemem. Bu hikâyeyi; Ahmet Bey’in namaz anında seccadenin kaymasına olan tepkisini, usta bir tiyatrocu gibi ancak Hacahmet oynayarak anlatabiliyor.

Öğle namazından sonra Hacı İbrahim Arıkmert Alarm veriyor. Çağrısına gelmeyecek bir babayiğit asla olamaz. Aslında bu tam bir emir. Tam oltasına balık vurmaya başladığı anda Hacahmet ve Mehmet Yaşar bile geliyorlar Hacı’nın çağrıyı yaptığı tepeye. Herkes Hacı’nın emrine amade. Yemek hazır olmak üzere, sofra hazırlığı derken işleri taksim ediyor Hacı. İki küçük delikanlıya da: “Çayı ihmal etmeyin ede! Millet yemeği yer yemez çaya düşer haberiniz olsun. İki demliğe de dem tutun” diyerek çay ile ilgili talimatı da ihmal etmeyerek sofra hazırlığına koyuluyor. Hacı’ya zarf atıyorum: “Hacı sen gerçekten Müdürmüşsün. Ben senin okuma yazma bildiğinden bile şüpheliydim; ama çocuklara talimat verişinden anladım ki sen gerçek müdürsün.” Hacı gülerek cevap veriyor: “Ben müdürü olduğum personele böyle talimatlar vermem ki onlar görevli, işlerini bilmek ve yapmak zorundalar. Bunlar başka; sofi bunlar. Bunların yaptığı görev değil hizmet” diyerek, gençlere bakıyor ve: “Hadi aslanlarım hadi! Elinizi çabuk tutun biraz.”

Ahmet Bey: “Hacı benim elim çabuk ben yapayım yapılacak ne varsa” diyor.

Hacı: “Abi sağ olasın, sen otur keyfine bak” diyor.

Muzaffer Hocam’ın kıyıda oltalarını bırakarak yemeğin yenileceği tepeye teşrif etmesi hepimizi sevindiriyor. En çok da Ali Hocam sevindiğini belli ediyor, Hocama çeşitli zarflar atarak. Bu arada karşıdaki devasa çam ağacından birkaç tane kuş havalanarak orman içinde avlanmaya çıkıyorlar.

Ali Hocam: “Hocam bak Ahmet Bey ne kadar sevindi geldiğinize diyor.”

Ahmet Bey: “Hocam güneşin altında uzak aralıklarla akşama kadar duruyorsunuz kıyıda. Şuraya gelse zat-ı âliniz; otursak, sohbet, etsek de gönlümüz inşirah bulsa!”

Muzaffer Hocam: “Ahmet Bey biz yazarların-fikircilerin işinden anlamayız. Siz ne güzel kurtarıyorsunuz işte memleketi” diye cevap veriyor.

Bir kuş, oldukça enginden, kıyı boyunca uçup, kıyıyı kontrol ederek geri gidiyor. Kıyı geçici olarak boşalınca kuşlar da fırsattan istifade beslenmek için ormanın içinde kayboluyorlar.

Bu arada Hacı Arıkmert Ne konuşulduğuna bakmaksızın: “Hadin bakalım hadin lafınıza sonra devam edersiniz yemek başına. Soğumadan yiyin yemeğinizi babam, hadin bakalım!” diye, kimsenin geri duramayacağı ve herkesi kapsayan talimatını veriyor.

Ali Hocam sofraya otururken Hacı’ya: “Şurada bir lahmacun yapamadın Hacı!” diyor.

Hacı: “Onu da yapacağım hocam!” diyor, kendinden emin bir şekilde.

Ben lafa karışarak: “Menemeni yumurtasız yapan, menemen’e yumurta konulacağını bilmeyen bir aşçı lahmacunu nasıl yapsın hocam” diyorum.

Hacı: “Ede -Murat gilin ora-dan aldık taman yumurtayı… Menemen yumurtasız olur mu? Kim dedi yumurtasız menemen yaptığımızı?”

İsmail Hoca: “Hacı lan! -Murat gilin ora-da lahmacun yok mu ola?”

Hacı: “Yookk! Olmaz, lahmacunu burada yapacağım inşallah” diye kesip atıyor net bir şekilde.

Yemek yenilip, çaylar içildikten sonra yazar ve fikirciler birer birer şeh-i Maraş’a doğru yola revan olacaklar. Hocam’ın balıkçıları bir daha kıyıya sıralanacaklar; ta ki yatsı ezanı okununcaya kadar… Belki de yazar ve fikircilerin ayrıldıkları tepeye gelip, oradan kıyıyı seyredecek kuşlar. Belki de civar köylü emminin atı, evin altındaki direkten bağını kopararak, kuşların baktığı yerden kıyıya bakacak. Belki de Hacahmet Hocamın üşüyen ellerini ısıtması için ateş yakacak. Sonra Hocam, o ateşten daha büyük ateşi balıkçılarının gönlünde yakacak. Oturacak, kalkacak ve yapamayacak; diyecek ki: “Hadi yazar ve fikirciler, gene kıyamadım size” diyerek onların da gönlüne ateşler yakacak.

Kuşlar mutlu mesut ateşe kesecekler durdukları yerde. Bir at kızıl ufuk çizgisinden bir yalım halinde belli belirsiz geçecek: Cüneyt Cesur Yozgat’tan, Mehmet Narlı ve Mustafa Günalan Balıkesir’den, Dündar KÖK Denizli’den ve serhat boylarından Ufuk TÜRK; “ufuk çizgisinde, kızıllıklar içinde, ateş yallımı halinde bir at gördüm; ama üzerindeki süvarinin kim olduğunu söylemem” diyecekler. O, ateşten atların üzerindeki süvarilerin kim olduğunu bilenler, kendilerinden başka bilenlerin de olduğunu hiçbir zaman bilmeyecekler.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme