KANLI MI KARLI MI -2- / Cahit ÖZTÜRK


Süavi titreyen elleriyle yıpranmış saman kağıdına dikkatle yazıyordu. Mürekkebi çok azalmış üstelik kâğıdı da bitmişti. Sıradan evlerden farklı olarak masası odanın ortasında, donları ise yerdeydi. Öyle ki sandalyesi bile yoktu. Dineldiği yerden odanın köşesinde bulunan epeyce eski zigon sehpanın önüne geldi. Biraz düşündükten sonra üstündeki zarflardan birini aldı. Aralarından en kötü görüneni almıştı. Çünkü her zaman her şeyinin zarif ve güzel olmasını isterdi. Hemen masanın yanı başına geçip kâğıdı bir güzel katladı. Lakin zarfa gelişi güzel koyduğundan eğilip büküldü ileride pişmanlık duyacağı kelimeleri. Özenle masadaki kutuya yerleştirip “Bu iş de tamaam!” dedikten sonra bakıcısına seslendi:

“Melahat Hanım, Melahat Hanıım…”

Melahat Hanımın işi Süavi gibi hastalara bakmak değildi aslında ama kader işte. Süavi’nin onu her çağırışında ya da çığlığında anlamsızca bağırıp küfürler ettiği son zamanlarda çok sık rastlanır olmuş. Doğrusu bu sözlerin hiçbirinin deli saçmasından bir farkı yoktu. Melahat Hanım otuz yedi yaşında çok güzel ve bakımlı bir kadındı. Süavi’nin evinde kadın başına durması dînen caiz olmadığından çocuklarını getirmek mecburiyetinde kalırdı. Aslında on iki saat durması gerekirken o, ilk iş gününde bile sadece sekiz saat dayanabilmişti. Tabiatıyla çok zor bir işti bu. Kendisini de Süavi’nin karısı tutmuştu. Onun ilaçlarını eksiksiz alması ve dışarı kati surette çıkmaması için. Zaten ilaçların birçoğu şizofreni için değil sürekli uyuması içindi. Ama he heyy Süavi ne zekidir ne yılandır nee. Melahat Hanımı rahatlatıp yollardı. O gelince neredeyse hiçbir şey yapmaz, sadece yazı yazardı. Yazı yazması Süavi için kötüydü ama ne yapsın Melahat Hanım. Hasta ihtiyarla başka türlü başa çıkamıyordu. Her sabah, ekmek alır gibi mürekkep, divit ve saman kâğıdı alırdı. Çünkü Süavi günün sonunda mürekkebi ve kâğıdı bitirir, diviti kırardı. Melahat Hanım Süavi’nin seslenişiyle birlikte uyanıverdi, tekrar köpürdü. Hemen etrafına bakındı. Gözü Süavi’yi dövebileceği bir şeyler arıyordu. Dünden ötürü aldığı şemsiyesini fark eder etmez, şemsiyeyi kaptığı gibi koştu Süavi’ye doğru. Kararlı bu sefer, kıracak kemiklerini. Bir hışımla girdi ki bir de ne görsün, ağlıyor Süavi. Koridor boyu uzanan hıçkırıklar Melahat Hanımı tesiri altına almayı başarmıştı. Şimdi onu teskin etmeye çalışıyor, derdini soruyordu. Süavi aniden durdu. Silmeden gözlerinden gözyaşlarını gülmeye başladı.

“Aman Allah’ım deli mi bu adam” dedi Melahat Hanım. Şaşkın şaşkın ayrıldı yanından. Biraz sonra eşinin aramasıyla çıkması bir olan Melahat Hanım çıkmadan,

”Hanımın gelecek bugün. İlaçlarını almayı unutma sakın.” dedi.

Hanımının geleceğini duyan Süavi bir anlık duraksama sonrasında;

“Daha iyi ya” diyerek gülmeye devam etti.

Güneş’in nöbet değişiminden yaklaşık sekiz saat kadar geçmişti ki Süavi’nin Hanımı Şefika sessizce kapıyı açmaya çalışıyor, fakat anahtarları uyuşmuyordu. “Nasıl olur da değiştirirler, oysaki daha bu sabah girdim ben eve.” dedi kendi kendine.

En yakın telefon kulübesi iki sokak ötedeydi. Oraya doğru adımlarken hayatında bir daha göremeyeceği bir hadise yaşandı. Fötr şapkalı, eski kıyafetli bir adamı polisler, savcının ölümünü tahmin etmekten yaka paça alıyorlardı. O sıralar Maraş Olayları diye anılacak hadiselerin ilk kıvılcımları sokaklarda hissedilebilir olmuştu. Ölümün timsali, baharın habercisi kış bu ölü mü yaralı mı, kanlı mı karlı mı bilinmeyen şehre hızla toprak atmaya devam ediyordu. Biraz sonra telefon kulübesine varan Şefika önce Süavi’yi sonra Melahat Hanımı daha sonra polisi aradı. Polis, Süavi’nin polis karakolunda olduğunu Şefika’nın da oraya ivedilikle gitmesi gerektiğini bildirdi. Alelacele assolistlik zamanlarından kalan arabasına binip, hızlıca gitti. Karakola geldi. Karakolun yol boyu uzanan girişinden koşar adım girdi. Karakol eski vali konağı olduğundan epeyce büyük bir bahçeye sahipti. Ama burada o kadar işin gücün arasında kimse bahçeyle uğraşmıyordu. Bu büyük bahçenin çokça bankı çokça nöbetçisi vardı. Ama özellikle Şefika’nın bozuk gözlerine birisi takıldı. Merak etti bu kişiyi. Adımlarını sıklaştırdı, hızlandırdı. Şefika bozuk olan gözlerinden mütevellit göremediğini anlayınca kalın mercekli gözlüğünü taktı.

 Önce bir başı döndü sonra kendine gelince bu kişinin hem sokakta gördüğü kişi hem de Süavi olduğunu gördü. Şaşkındı, şaşırmıştı. Süavi öyle mi? Hah! Kimse rahatını bozamaz onun. Bankta oturmuş, kollarını banka dayamış sigara içiyor. Şefika bir an duraksadı. Şaşkınlığın, kızgınlığın ve bıkkınlığın verdiği hâlden sıyrılıp Süavi’nin yanına gitti. Süavi gayet rahat, en başından beri karısının geleceğini biliyor çünkü. Şefika duygularını asla belli etmemeyi öğrenmiş bu yaşına kadar. Şefika sakince Süavi’ye dönüp bir sigara istedi. O ara Süavi’nin de sigarası bitmiş olacak ki beraber yaktılar sigaralarını.

Şefika, Süavi’nin kendisine yapılan her şeyi çözdüğünü anlamıştı çoktan.

Şefika, özür dileyemedi.

İçinden şu kelimeler döküldü:

“İçim sızlıyor Süavi; ne büyük bir hata, ne büyük bir suç. Bin parçaya bölünmüşüm, her parçamda bin çığlık, her çığlığımda bin keşke. Beni affet Süavi...”


Devam Edecek...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme