KARTAL SANAYİ YOLUNDA / Hasan KEKLİKCİ


Belediyenin bu makam arabasından usandım bıktım Emmi. Yemin ediyorum Allah’tan korkmasam şu an en yakın akaryakıt istasyonuna gider, bir bidon benzin alır üzerine döker yakardım. Yine yolda kaldım ve tek başımayım. Saat gecenin on biri. Emmi ben bu yaşa geldim amma hala karanlıktan korkarım ve etraf zifiri karanlık. Karaziyaret tarafından geliyorum. Sanayiye üç kilometre filan uzaktayım. Yoldan çok seyrek araba geçiyor.

Yolda giden araba kendiliğinden stop etti. Bir iki marşa bastım, “gır gır gır” etti durdu, çalışmadı. Arabanın tankında gaz var. Bir müddet birinci viteste, ayağımı debriyajdan çekerek anahtarı çevirdim biraz ilerledi, fakat bu şekilde beş dakikada akü biter ışıklar da yanmaz olur. Bu karanlıkta ışıksız ne yaparım? Motor kaputunu açtım -Çok da anlarım ya!- çakmağın ışığı ile motorun orasına burası baktım, kablolardan pırtan, kopan var mı diye kontrol ettim, gelip tekrar çalıştırmaya uğraştım olmadı. “Gır gır” diyor başka bir ses yok. Sağa sola bakındım, olduğu yere bırakmak geçti bir an aklımdan ama öyle bir yerdeyim ki etrafta ne bir ev ve ne bir dükkân var. Yolun kenarına öylece bıraksam, birkaç saat içinde hırsızlar alıp götürürler. Ve yarın öğleden sonra kasabada ve kasabalıların bulunduğu yerlerde insanlar, “Bizim başkan gece belediyenin makam arabasını satmış yemiş.” diye birbirlerine laf verirler.

Ceketimi çıkartıp arka koltuğa koydum. Boynumdan kravatımı çözüp ceketin üzerine bıraktım. Dörtlüleri yaktım. Sağ kapıyı açıp arabayı itelemeye başladım. Yolda hiç eğim olmadığı için öyle elle itelemek çok zor oldu. Daha sonra sağ ön kapının camını açtım, kapıyı kapattım. Açık camdan omuzumla itelemeye başladım. Tekere binerse gider zannetmiştim ama bizim koskocaman kartalı tek başıma tekere bindirmek şöyle dursun, tekerlekleri döndürmekte bile zorlanıyorum. Esasen yol dümdüz, direksiyona bir çare bulabilsem arkadan itelemek daha kolay. Fakat gel gör ki, beş metre sonra direksiyon bir tarafa dönüyor, anında araba bir tarafa doğru yöneliyor. Arkadan gelip tekrar direksiyonu çevirip, arabayı düzlemek ayrıca bir eziyet oluyor. Ara sıra arkadan araba geliyor; birçok arabanın sürücüsü, sanki kalan yola sığmıyormuş gibi hem korna çalıyor ve hem de eliyle işaret edip bir şeyler söyleyip geçiyor. Hal bu ki dörtlüler yanıyor. Bir müddet sonra sağ omzum ağrımaya başladı. Bu defa da arabanın sol tarafına geçip itelemeye başladım. Sol taraftan omuz vermek imkânsız gibi bir şey, ancak elle itelemek mümkün. Fakat bu defa da uzanıp direksiyonu da düzlemek gerekiyor. Bir müddet sonra acemi kazmacının, kazmanın sapını elleriyle sıkarak parmaklarına su toplaması gibi, parmaklarım su toplamaya başladı. Sol taraftan itelemenin bir zorluğu da şarampolün her yerinin aynı derinlikte olmayışı. Bir anda pat diye ayağım bir çukura düşüyor veya şarampoldeki bir taşa çarpıyor. O anda araba duruyor, duran arabayı yeniden hareket ettirmek için olanca gücümü harcıyorum. Bazen arabanın içine girip, camları kapatıp dinleniyorum. Camları kapatıyorum, çünkü dışarı çok karanlık Emmi.

Benim bildiğim yatsıyı geçti mi hava kararır ve sabaha kadar o karanlıkta öylece durur. Hayır, sanki benim çevremdeki hava her dakika daha da karanlık oluyor. Karanlıktan zifiri karanlığa, zifiri karanlıktan, kör karanlığa geçiyor sanki.

Saat bire doğru sanayiye epeyce yaklaştım. Gördüğüm ilk fabrikanın önüne bırakım kartalı. Dörtlülerini ve farlarını kapattım. Ceketimi ve kravatımı aldım. Kapılarını bir güzel kilitledim. Kravatımı ceketimin iç cebine koydum. Ceketi sırtıma giydim. Kuş gibi hafiflemiş olarak evin yolunu tutum.

Yüzüme bir tebessüm yerleştirdim ve senin diyeceğin lafı tahmin etmeye çalışarak yürüyorum Emmi. Muhtemelen; “Kırk yaşında bir adamsın, bu kadar adam insanla mesain oldu. ‘Ben sanayinin orada yolda kaldım gel beni al’ diyecek bir dost edinemedin mi?” dersin. Şunu peşinen söyleyeyim ki, “alo” dediğimde koşacak yeteri kadar dostum var. Fakat ben dostlarımı yumuş buyurmak için edinmedim. “Dost” olmak için edindim. Bu gecenin şanssızlığı, çevremde “beni al” diyebileceğim, iş buyurabileceğim hiç kimsede araba yok. Telefon rehberimde taksici telefonu da var ama… amma işte.

Sana daha önce anlattım mı bilmiyorum Emmi, bu belediye işinde üçüncü yılı bitirdim. İktidar ortağı partiye geçeli iki küsur yıl oldu. Belediyeden on dört maaş alacağım var. Dört maaşıma ortalamanın üstünde bir araba ediyor. Bizim siyasilerde bir laf var, bir laf var aklın dimağın durur. Bir zaman beni partinin genel başkanı ile görüştürdüler. Maliye bakanı da vardı görüşmemizde. Genel başkan, bakana emir verdi “Derhal başkanı kurtar, ne demek bir belediye başkanımızın istifa etmesi.” dedi. “Tamam” dedi öteki. Fakat adamın ağzından çıkan tamam bir anda şimşek gibi görünüp kayboldu. Ne adamın yüzünde ve ne de gözlerinde az önce söylediği lafa dair hiçbir emare yoktu. Belli ki adam yalan söylemeye alışkın, bize de alelusul bir yalan söyleyip çıktı işin içinden. Kaç yıl olduğunu saymadım ama iki yıldan fazla oldu bu anlattığım yalana.

Kabul etmek lazım ki, memlekette bir kısım sıkıntılar var. Devletimiz birçok konuda zorlanmaktadır. Ağır ekonomik burhanlar yaşadık. Fakat bizim içimizde ve iktidar ortağı her partide öyle alçaklar var ki doymak bilmiyorlar. Hayır, efendim soymanın da bir usulü, adabı olmalı; bunlar soymuyorlar, kendilerine teslim edilmiş kurumları ve daireleri yırtıyor, parçalıyorlar. Düşünsene Emmi, senin bakanlığın belediyene bir gelir kapısı gösteriyor, bir başka partinin yönetimindeki bir adam gelip o işin ihalesini kendisine vermemizi -tabii bir miktar şahsi menfaat karşılığında- istiyor ve ilave ediyor, “Filan adam benim ortağım.” lanet olsun hepinize, “ortağım” dediği adam apayrı bir partiden! Meydanlarda birbirinin avradına söven köpek soyları, iş paraya gelince ortak oluyorlar. Hani lan dava?..

Ben kasabanın iki ihtiyarına belediyenin arabasını verdim diye “Görevimi kötüye kullanmaktan ceza yiyorum. Sen… Sen, adamına ihale vermeyen adam müsveddesini görevden aldırmakla meşgulsün. Miting var toplantı var, kasabadan beş dolmuş adam istiyorsun. Sen o dolmuşların hangi parayla gelip gittiğini biliyor musun? Dava için. Gelmeli öyle mi? Tamam ben dava adamı olayım; sizleri alkışlatmak için ne kadar adam istiyorsanız getireyim, davaya hizmet edeyim de bari sen de adam ol be adam!..

Sabah kahvaltıda milletin suratı bir karış. Yüzlerinden düşen bin parça Emmi. “Ne oluyor” dedim, içlerinden en büyüğü kalkıp gitti. Arkasından ben de kalktım. Yanına vardım. İki gözü iki çeşme; “Sabah gördüm omuzların çürümüş, parmakların ve avuçların da yara bere içinde. Üstün başın batmış. Gece de çok geç geldin. Ben korkuyorum. Evin geçimiydi, elektriği suyuydu hadi bunlara katlanıyoruz ama demeye dilim varmıyor, iş buraya geldiyse iki satır dilekçe yaz gitsin. Yapı taşı yerde kalmaz demiş atalar, nasıl olsa bir iş çıkar.” dedi.

Yok, efendim yok. İşin bir yere geldiği meldiği yok.

“Dava” için sabaha kadar araba iteledim hepsi o.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme