ANILAR, ANILAR… / Nurcihan KIZMAZ


İnsan belli bir yaşın üstüne çıktığı zaman ya da çoluğu çocuğu yuvadan uçurup anılarıyla baş başa kaldığı zaman desem daha mı doğru olur, tavan adeta beyaz perdeye dönüşür ve çocukluk zamanındaki yaşadıkları filim şeridi gibi gözünün önünden geçer durur uyku tutmadığı gecelerde...

Kendi çocuklarımızı büyütürken zaman zaman eski günlerimizden örnekler verdiğimiz olmuştur. Varlık-yokluk kıyaslamaları bir yana oynadığımız oyunlar, bizden küçüklerimizle geçirdiğimiz vakitler, sokakta akranlarımızla  hayal gücünün sınırlarını zorladığımız  anlar... Kendi oyuncağımızı kendimiz yapardık, her evde bulunan çok basit şeyler, atık malzemeler, oyuncağı bozduğumuz zaman  tekrardan kullanabileceğimiz ufak tefek ev eşyaları, günümüzdeki zeka geliştirici vb. adı altında çok pahalı olan oyuncaklardan daha ziyade mutlu ederdi, aile bütçesine dokunmadan hem kendimizi hem bizden küçük kardeşlerimizi eğlendirirdik.

Geçtiğimiz günlerde bir hafta sonu torunumla kitap fuarına gittik. Girişte gördüğüm antika eşyalar, büyüklerimizin kullandığı zamanları hayal meyal hatırladığım araç gereçler beni adeta zaman yolculuğuna çıkardı. Şundan ninemin vardı bunu dedem çok kullanırdı diyerek bir sürü anı ile birlikte tekrar döndüğümde bir şey dikkatimi çekti. Bu bir tahta arabaydı. İki çocuk birer arabaya binmiş yüzlerinde o eskiden hatırladığım mutluluk ifadesi bir oraya bir buraya koşuşturup etrafa neşe saçıyorlardı. Oysa ben uzun zamandır o mutlu ifadeye çocukların yüzlerinde neredeyse hiç şahit olmamıştım.

Dünya kadar para verip çocuğumuza aldığımız her akşamı yerinde gerçeğini aratmayacak teçhizata sahip akülü araba bile bu denli sevindirmemişti...

Herkesin elinde birer tablet, telefon kendinden geçmiş bir şekilde, etrafından bihaber başka âlemlere dalmış, adını çağırdığında duymayacak kadar kendini kaptırmış çocuklar görmekten muzdarip biri olarak o iki çocuğun tahta araba üzerindeki mutluluklarını izlemeye koyuldum ve erkek kardeşlerimin kendilerinin yaptığı tahta arabalarla yokuş aşağı  uçarcasına heyecandan attığı çığlıklar çınladı kulağımda.

Mahalle aralarında oynanan misketler… Beş on çocuğun hararetli tatlı sert sürtüşmeleri… Sen uttun ben uttum tartışmaları… Ancak akşam saatinde babanın eve doğru geldiğini görmeleriyle son bulur, yoksa saatlerce uzayıp giderdi. Evde yemek yapmak için malzeme bekleyen annelere rağmen o manzara büyük bir hazla izlenir, bir elimizde para bir elimizde henüz poşet icat edilmediği için makrome ipiyle örülmüş file denilen delikli çanta, saatlerce oyunun sonunu bekler tuttuğumuz tarafın galip gelmesiyle ancak ordan ayrılırdık. Çocuklardan bazıları okumaya (mahalle hocası) gittikleri için oyuna geç dahil olur "şu Kur'an ı biraz tutar mısın" diye rica ettiğinde bir emanetçi ciddiyetiyle evden azarlanmak pahasına o emanete sonuna kadar sahip çıkmayı vazife bilirdik...

Kız çocuklarının oynayabileceği fazla seçenek yoktu ama evcilik adı altında ürettiğimiz oyunların haddi hududu yoktu. Yemek kaşığını bez parçalarıyla sarıp sarmalayıp bebek yapar, kaş göz çizmesi için büyüklerimize yalvarırdık. Bazı büyükler surat çizmeyi günah sayar, bazıları ise çocuk sevindirmek sevaptır diyerek bizi reddetmez; o anki ruh haline göre bir ifade çizerdi. Çizimin sonunu sabırsızlıkla beklerdik. Çıkacak sonuç bizim için çok önemliydi çünkü. O bebeğin yüzündeki ifade bize de yansırdı. Ortaya güleç bir yüz çıkar ise bizi de gülümsetir, mutsuz bir görünüm çıkarsa bütün şevkimiz kaçardı.

Evcilik oyununun bir çeşidi olan okulculuk oyunu en sevdiğim oyundu. Ben hep öğretmen olur bir beyaz gömlek bulup giyerdim. Etekleri dizime kadar gelir, kolları kıvırıp kısaltır, oyunun sonunda da kırışıklığını gidermek için türlü çareler arardım. Duvara hayalî yazılar yazarak kardeşlerime sorular sorarken gerçek bir öğretmen edasıyla okulda öğrendiğim fişlerden onlara öğretmeye çalışırdım.

Benim iki küçük kardeşim okula başladıklarında neredeyse okumayı çözmeye başlamışlardı. Birinci sınıfta okumayı ilk söken ben olmuştum ve öğretmenim yakama kırmızı kurdele dikmişti. O anki duygularımın şimdinin üniversite cübbesi giymesiyle eşdeğer olduğu düşüncesindeyim. Öğretmenimin defaatle babamı çağırıp bu kızdan zekâ fışkırıyor sakın ola bu kızı eve kapatmayasın dediği hala hafızamda bütün ayrıntılarıyla mevcut. Babamın o sözler karşısındaki yüzüne yansıyan mutluluğu nasıl oldu da yıllar içinde silindi gitti, bu hala benim için bir muamma. Hâlâ rüyalarımda beni okutmayan büyüklerime sitem ederek ağlamaklı bir şekilde uykudan uyanıp uzun bir süre toparlanmaya çalışırım. Neyse bu konuyu fazla uzatmayayım lafı her açıldığında içimde volkanlar kabarıyor ve kendimi yatıştırmak hayli zor oluyor, en iyisi ben merhum babama bir Fatiha hayatta olan büyüklerim e hayır dua etmek üzere kısa bir ara vereyim.

Çocukluğumuzun en unutulmaz hatıraları yaz ayına tekabül eden ramazan geceleriydi.  O sahura kalkmanın hazzını tarif edecek kelime bulamadım şu an. Gün boyunca biriktirdiğimiz iftariyelikleri köşe bucak saklayıp, arada bir yerinde duruyor mu diye kontrol edişimiz yok mu... Ucundan tadına bakarsak orucumuz bozulur mu diye birbirimizden cesaret alma ihtiyacı, akşam içeceğimiz suyun hayali, minarelerde kandillerin (minareyi çevreleyen lambalara kandil diyorduk nedense, belki de kandil günlerinde yandığı içindir) yanmasıyla birlikte daha da dayanılmaz bir hal alırdı. İftara yarım saat kala mahallemizde buz dolabı olmayan evlere annemin kâselere dondurduğu buzlardan dağıtma görevi en ulvi görevlerimizden biriydi. Çaldığımız her kapıdan tonlarca hayır dua almak gün boyu sıcaktan ve açlıktan bitap düştüğümüz o dakikalarda omuzlarımıza kanat takılmış hissini verir, eve gelirken adeta ayaklarımız yere değmezdi. Tam o dakikalarda kucağında sıcak ramazan pidesi ile eve gelmekte olan kardeşimin ekmeği burnuna kadar dayamış koklaya koklaya bir ısırık alıp almamak arasında gidip geldiği görüntü şu anda bile hafızamda hâlâ o ekmek kadar sıcak. İftarımızı yaptıktan sonra teravihe kadar olan süre içerisinde, oğlan çocukları yine dışarıya fırlar, gündüz açlıktan dolayı eksik kalan coşkuyu telafi etmek üzere kaldıkları yerden oyuna devam eder, sesi güzel olanlar sırasıyla minareye çıkıp bildikleri ilahileri mahallenin dinletisine sunarak ebeveynlerinin gönlünü kazanmak için yarışırlardı. Bunlardan birisi de benim merhum abimdi. Özellikle babamın kızacağı bir haylazlık yaptıysa o akşam kesinlikle akşam ezanını kendisi okur, baba ezanı ben okudum sesimi tanıdın mı diye muzip bir ifadeyle eve gelir, babamın ağzını açacak hâlini bırakmazdı. Birde aklımın almadığı teravihte çocukların bitmek bilmeyen kıkırdamalarıdır. Bu merakımı geçenlerde bir şiirimde şu mısralarla gidermeye çalıştım.   (Camilerin en kısa zamanda tekrar ibadete açılması temennisi ile...)

Yapmayın etmeyin çocuklar

Camide gülünmez

Bak büyükler kızar sonra

Çünkü onlar

Sizi güldüren

Melekleri

Göremez...

Kim bilir belki de camideki o ilahî huzur çocukların içini kaynatıyor, gülmelerine neden oluyordu. Selam vermeye yakın hepsi sus pus olur imam arkasını dönüp baktığında en arka safta dizili huşu içinde namazlarını eda etmiş pozu veren beş on çocuk tesbihatı bile beklemeden fırlayıp tekrar sokakları çınlatmaya devam ederlerdi. Ramazan'ın son günlerinde her evde hummalı bir çalışma başlar bayram için "teşt" dediğimiz bakır büyük leğenlerde çörek için hamurlar yoğurulur, fırına gönderilir evin delikanlıları sabaha kadar fırında sıra bekleyip selelerle eve çörek taşırlar ve yerlere temiz bezler açılır ve çörekler dizi dizi serilirdi. Sabah çörek kokusuna uyanırdık. Gün hesabı yapamadığımız için bayramın çok yakın olduğu nu anlamış olurduk böylece. Arife günü akşamı ellerimize kınalar yakılır, bayramlıklar büyük bir itinayla başucumuza dizilir, bir bayram klasiği olan o rüya (ellerimize kınanın hiç geçmemiş olması) alemine dalar giderdik...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme