HİKÂYE MALZEMESİ DÜKKÂNI-Şubat Sohbeti / Hasan KEKLİKCİ


-Allah bir daha göstermesin bu millete.

-Âmin.
           
-En ağırını da bizim gibi taşrada bin bir çeşit imkânsızlık içinde hizmet vermeye çalışan; hedefleri, prensipleri olan insanlar yaşadı. 
            
-Haklısınız. O, insanı zelil eden, insanlığından utandıran muameleler en çok sizleri etkilemiştir.
            
-Maalesef öyle oldu. Bir tarafta sana oy vermiş, senden hizmet bekleyen insanlar, diğer tarafta; insanı insan yapan bütün değerleri yok etmiş, rafa kaldırmış, utanmaz, sırıtkan azınlık bir güruh. Bu aziz milletin şerefli, kahraman çocuklarını alçak emellerinin kurbanı da ettiler aynı zamanda. Neredeyse o aslan parçası delikanlıları ve başlarındaki yiğitleri de millete düşman ediyorlardı.
            
-Şükür çabuk bitti de kurtulduk. Bin yıl sürmedi. Tek tesellimiz her birinin bir taraftan cezalarını çekmesi oldu.
            
-Evet, ama o kadar acı olaylar yaşadık ki tarifi imkânsız. Düşünsenize, -sözüm ona- belediye başkanısınız makam odanızda oturuyorsunuz. Görevli arkadaş “filan teyze geldi başkanım” diyor. “Buyursun” diyorsunuz. Ali kapıyı kapatıp çıkıyor. Az sonra kapı çalınıyor. Gidip siz açıyorsunuz. Karşılayacaksınız aklınız sıra; yaşını başını almış ağzı dualı yüzü nurlu, cebinde her zaman çocuklara verecek üç beş şekeri, konuştuğu insanlara getirecek meseli bulunan teyzeyi. Ne görseniz beğenirsiniz? Karşınızda bir hortlak! Yetmiş yaşlarında yeryüzünde hiçbir şeye benzemeyen bir şey! Başından fesini, beyaz tülbendini dışarıda çıkartmış, incecik beliklerini bozmuş; yarısı ak, yarısı kınalı saçlarını omuzlarına doğru yaymaya çalışmış. Ayakkabılarını çıkartıp paspasın önüne koymuş. Aman Ya Rabbim bu nasıl bir görüntü? “Televizyonda duydum çocuğum şeş -tülbent- yasakmış...”

-Off… Yerin dibine batsın senin yasağın.

-Neyse. Yaramızı açtın. Ben gidip çayları tazeliyeyim.

-Teşekkür ederim. Siz çay doldurmaya gidince fırsattan istifade ben de hikâye listenize bakıyordum. Şu nasıl bir hikâye?

-Bu mu? Güzel. Güzel... Biraz önce konuştuğumuz mevzuu.

-Tevafuk olmuş. Şu akçe-i hikâyeyi size takdim edeyim. Telefonumu Uçuş Moduna alayım da kayıt esnasında arayan olmasın.

-Bırak Allah’ını seversen akçeyi makçeyi dertleşiyoruz şurada. Konuşmamızdan sen bir şeyler çıkartırsan çıkart, hikâyeni yaz. Çaya gittim, aklımdaki esas lafı unutuyordum hazır: Komutanlarından biri girdi içeri. Hoş lafını ettiğimiz zamanda bunların ekibinden, sırtına boz bir elbise geçiren herkes kendini komutan ilan ederdi.

Öyle.

Dümdüz.

Kapı çalma filan yok.

Kendi evine, çocuklarının odasına bile öyle habersiz giremez.

Ayağını ayağının üstüne değil de boynumuza atar gibi bir edayla, oturduğum masanın sol tarafındaki koltuğa kuruldu. Aramızda daha önce de bazı tatsız konuşmalar olduğu için direkt konuya girdi. Karakola gönderdiğimiz briketleri örmeye kum ve çimento lazımmış. Komutan gelecekmiş. Yarına temin etmeliymişiz.

Henüz briketlerin bedelini bile ödeyemediğimizi ne çimento alacak ve ne de traktöre yakıt alacak paramızın olmadığını söyledim. Kurban Bayramı’na kısa bir zaman kaldığını, personele kurbanlık parası temin edeceğimi, hiçbir yere hiçbir ödeme yapmama imkân olmadığını izaha çalıştım. Kime ne anlatıyorsun ki? O kadar lafın bir harfi bile kulağına girmedi adamın. İş ciddileşti. Seslerimiz yükseldi. Ve adam gemi azıya aldı ‘Ya öyle ya böyle yarın bekliyorum.’ deyip çıktı odadan.

Ya öyle ya böyle… Ne yaparsın? Bir dilekçenin başında bağlı çeker gidersin amma olmaz ki. Nereye gideceksin? Gittiğin yerde rahat mı bırakacaklar?

Aradan yirmi küsur yıl geçmiş atıp tutmanın da âlemi yok. Bakmayın ‘Ben şöyle attım böyle tuttum.’ diyenlere, bunların birçoğu heriflerin şapkasını gördü mü kaçacak delik arardı. Fabrikalar bile emekli cenneti olmuştu. Kendi genel müdürlerinin karşısında esas duruşa geçerdi patronlar.

Hele Ankara’da bakanlıklarda ve genel müdürlüklerde öyle tipler vardı ki, -gerçi bu tipler hâlâa var- bunlar gelmeden önce; odasında paçalarını ve kollarını çemrer, kravatını göbeğinin üstünden gömleğinin içine sokar, ayağına her adımda ses çıkartacak bir terlik geçirir, kendisine en uzak lavaboya kadar gider; yolda, -‘Yol’ diyorum çünkü yürüdüğü koridorun sağında ve solunda nereden baksanız otuz kırk oda var; gösteri yapılacak muazzam bir pist yani.- neyse, yol boyunca makamı kendisinden yüksek olan ne kadar amir varsa, onların kapılarının önünde bir punduna düşürür, birini bulur içeridekinin de laftan mahrum kalmaması için bağıra bağıra, vaktin yakın olduğunu, kendisinin de abdest almaya gittiğini ilan eder. Abdestini aldıktan sonra abdest azalarını kurulamadan yine aynı güzergâhtan, parmaklarından suları damlata damlata odasını gelir. Hele namaz esnasında bildiğin bir müezzinlik yarışı olurdu. Daha millet Allahümmesalliye geçmeden kaşla göz arasında en az iki kişi kamet getirmeye başlardı. Haneniz harap olmaya sünneti sade İhlasla mı kıldınız? Baskın çıkan devam eder; diğeri sonraki namazda daha atik davranıp müezzinliği kapmak hesabıyla, bir yüzü ağlar bir yüzü güler diz çökerdi, genel müdürün yeni değiştirmiş olduğu mescit halısına.

-Eee. Bunlar gelince onlara ne oldu?

-Ne olacak. Döndürdüler sırtlarındaki davulu öbür tarafını çalmaya başladılar. Hoca’nın ardında yer kapmak için kendini helak edenler; yeni ekiplerin toplantılarında, balolarında dans edip, verilen nutuklara veciz sözleri allayıp pullayarak cumhuriyet tarihi derslerinde ne kadar başarılı olduklarını gösterir oldular.

Masalarının ardındaki duvarda resim bulunmayanlar resim astı. Resim olanlar silip temizleyerek iman tazelediler. 

NOT: Satılan, anlatılan ve yazılan hikâyeler tamamen hayal ürünüdür. Hiçbir kişi veya kurumla alâkası yoktur. Hiçbir hayvana zarar verilmemiştir.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme