DÜKKÂN MEKTUPLARI-30/Musa YILDIZ


Sanal Olmayan Reel Amet Ağbi’ye Sunulmak Üzere Mektubumdur
Mehmet Muharremoğlu Eliyle
                                                                                  
Ahmet ağbi evin balkonuna çıkıp Sır barajı üstünden Batı köylerine doğru bakıyorum, sizin köylere doğru. Dağlar, karşı yamaçlar ne kadar da berrak gözüküyor bugün, bizim o iki Hasanın köylerine aşan yollar gözüküyor, nerdeyse yol kenarındaki çam ağaçları sayılacak kadar net ve berrak. Birde şehrin üzerine doğru baktım orası da dumduru berraklıkta ve net. İlk defa tabiatı doğal renkleriyle görüyorum. Bugüne kadar hep gözlerimi suçluyordum, dünyayı hep sisli, puslu, dumanlı ve kirli görüyor diye. Meğerse suç gözlerimde değil doğanın kendisindeymiş. Meğerse dünya kirliymiş.

           Sonra bu işin müsebbibi yine bizleriz diye düşündüm. Meğerse insanoğlu aradan çekilince dünya tertemiz oluyormuş. Şimdi dünyanın kara olmasının ya da kaderinin kara olmasının sebebi bizler mi oluyoruz Ahmet Ağbi? Kafamda hep bu maluhülla sorular, konular dönüp dururken sana yazmaya karar verdim.

            Bu yüzden mektuba da selamsız sabahsız bir giriş yaptık saygısızlık ettik bağışlana, affoluna. Bu vesileyle sizlere dostlara selamlarımı sunar afiyet ve sıhhatler dilerim. İnşallah afiyettesiniz Ağbi. Dostlar bir aylık bir acıya, hasrete bile dayanamadan sanal dükkan diye birşeyler icat etmiş, sanırım bu icat sizlere de bir nebze iyi gelmiş, şifa olmuştur. Olmasını da dilerim.

             Ahmet abi “Allah kimseyi de gördüğü günden geri koymasın” diye bir laf var hani. İşçi olsun emekçi olsun yanaşma olsun, hamal, amele, ırgat, sporcu, maraba, esnaf, kamu çalışanı olsun, şair, yazar, fikir erbabı olsun, bilim adamı, ağa ve hatta beg olsun kimse gününden geri kalmasın. Bizim elimizden tutup bize günü gösteren, coşmuş ırmaklar geçiren, durgun deryaları aşıran, sisli boranlı havalarda bize pusula olan, fikir talimlerinde yıkmayı yıkılmayı ve sonra dizlerimiz üstünde nasıl kalkılır onu bizlere öğreten sen oldun. Bütün bu meziyetleri biz senden öğrendik. Dahası bizi Bir Hocama götüren eller senin ellerindi.

               Ahmet Ağbi, diyorum hani şu son zamanlarda bu dünyanın başına musallat olan virüs denen gözle bile görülmeyen yaratık bir an görünür hale gelse yok etmenin çareleri ne olabilir acaba?  bu virüsü Ahmet ağbiye teslim etseler diye düşünmedim değil düşündüm de.  acaba “git efendi işine sen sağ ben selamet” mi derdin?  ya da “sakın karşıma çıkma seni Ramazan davulcusuna dönderirim” mi derdin? Bu soruları sorma cesaretini kendimde bulduğum için bağışlıyasın.

               Ahmet ağbi bu virüs görünen bir mahlukat olsa belki de, çakmakla gaz kaçırıp kaçırmadığını denediğimiz tüpün ağzına koyar havaya uçururduk. Belki tankın namlusuna koyar sol elimizi tanktan dışarı çıkarır bir sigara yakar öylece hedefe nişan alır ateşlerdik. Bu millet ne zorluklarla baş etmedi ki Ağbi, hem ne çileler ne dertler görmedi ki. İçten ve dıştan ne hainlerle boğuşmadı ki, değil ki görünen bir virüsle baş edemesin.

                Belki de virüs bizi sever zarar vermezdi, belki de şahin taksimizin arka camına  “virüs sen sağ elini bozkurt işareti yap ben sol elini bırakırsam namerdim” yazardık.

                Sen hatırlarsın Ağbi; siyah beyaz bir filimdi, esas oğlanın sevdiği kızı toprağa gömüp kafasına da bir sepet geçiriyorlar, sepete de bir papatya çiçeği takıyorlar sonra da oğlana atış yarışması bahanesiyle çiçeğe ateş ettirip sevdiğini oğlanın kendi eliyle vurdurup öldürtüyorlar. Bu arada tüm sinemadakiler “sıkma sıkma lan” diye avaz avaz bağırıyordu. Esas oğlan bir kere tetiğe basmıştı. Bizim kaderimiz de bunun gibi bir şey mi Ağbi? Atıcılığımızın, yiğitliğimizin cazibesine kapılarak bilmeden kendi sevdiğimizi mi vurduk?. Ve medeniyetin katili. Yaşasın cehalet.

                Ahmet Ağbi bir yukardaki paragraf mektuba sonradan yapıştırma gibi duruyor farkındayım. Biz yine en iyisi mi kamuoyunun şu anki en büyük problemi olan konuya dönsek diyorum.

                Dünyadaki bütün korona virüsleri toplasak altı astarı bir gram bile etmez, ama bütün dünya milyarlarca tonluk topuyla, tankıyla, milyarlarca sayıda laboratuvarları, milyarlarca kiloluk ilaçları, aşılarıyla bir virüsle baş edemiyorlar. Yoksa bir yerlerde yanlış mı yapıyorlar?

                Ahmet Ağbi. Yoksa çareyi Hilleli şair Mehmet efendi / Fuzulinin dediği gibi aşkta mı arasalar?

                                            İlim kesbiyle paye-i rif’at
                                            Bir hayal-i muhal imiş ancak
                                            Aşk imiş her ne var alemde
                                            İlim bir kıyl ü kal imiş ancak
                                                                                                                  Fuzuli

            Mesela virüsü aşk dolu fikir talimlerine gönderseler. Kim bilir belki virüs sizin fikir talimlerinizi merak eder o da dostlarla birlikte sohbete muhabbete katılır, dükkan atmosferinde mutasyon geçirerek iyi huylu biri olur. Zaten tıp otoriteleri fazla sıcaklığa ateşe dayanamadığını idea ederler. Belki de Dükkandaki ateş doksan yüz dediğinde zavallı virüs ya geldiğine pişman olup gider, ya da aşk ile yanıp gider.

                                            Ehl-i dildir diyemem sinesi saf olmayana
                                             Ehl-i dil birbirini bilmemek insaf değil         
                                                                                                                    Nef’i

            Sonsuz saygı ve selamlarımı sunar şahsınızda size ve bütün dostlara afiyet ve sağlık dilerim.

   28.04.2020

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme