KAMALAK KÜTÜĞÜ/ Teyfik KARADAŞ

Anı Hikâye/
Benim çocukluğumda bizim bölgenin çocuklarını ilkokuldan sonra pek okutmazlardı. Okutmazlardı dedimse bizim köyden ortaokula giden öğrencilerin sayısı bir elin parmak sayısını geçmezdi.  Babamın da beni ortaokula göndermeye ne niyeti nede imkânı vardı. Göndereceğim dese bile buna kimse inanmaz, hatta Yahya Mehmet çocuğunu ortaokula gönderecekmiş! Diye, alay edenler bile olabilirdi. Çünkü babam bizim köyün en saf, en gariban insanlarından biriydi. İlkokul öğretmenim Ömer beyin yoğun gayretleri sonucu babam beni ortaokula göndermeye karar verdi. Öğretmenimin benimle ilgili hayali çok büyüktü. Öğretmenim ileride benim subay olmamı, Gürsel Paşa gibi kağnı tekeri kadar şapka takmamı istiyordu. Yanında kalacak bir yakınım olmadığı için şehirde (Kahramanmaraş’ta) okuma şansım yoktu. Bu nedenle babam beni komşu köyümüz Tekir’de bulunan ortaokula kayıt ettirdi. Benim ortaokula kayıt olmam ilkokul arkadaşlarım arsında, hatta bütün köyde büyük yankı uyandırdı.

Ortaokulda okuyacağım Tekir Köyü; buz gibi akan kaynak suları, yaz mevsiminde serin olan havası, coğrafi konumunun güzelliği, kırmızı benekli alabalığı ve kuzu etlerinin lezizliğiyle bölgemizin önemli bir turizm merkezi sayılıyordu. O zamanlar Tekirde şehirlerarası yolcu taşıyan otobüslerin mola verdiği altı adet lokanta, ekmek üreten üç tane fırın, beş tane kasap, dokuz tane bakkal ve değişik alanlarda ticari faaliyet gösteren otuzdan fazla iş yeri bulunuyordu. Ayrıca ortaokul, sağlık ocağı, orman fidanlığı, jandarma karakolu, ptt gibi birçok kamu kurumu vardı. İç Anadolu’yu Akdenize bağlayan karayolunun Tekirden geçmesi nedeniyle her gün yüzlerce otobüs Tekirde mola veriyordu. Günde binlerce insanın yolculuk nedeniyle buraya uğraması Tekiri cazibe merkezi haline getiriyordu. Tekir o günkü şartlarda pek çok ilçeden gelişmiş durumdaydı. Tekirde ortaokulun bulunması hem Tekir, hem de komşu köylerin çocukları için önemi bir avantaj sağlıyordu. Bende Tekir Köyü Ortaokuluna kayıt olarak bu avantajdan yararlanmış oldum.

O sene bizim köyden üçüncü sınıfta üç, ikinci sınıfta iki ve birinci sınıf okuyan bir(ben) kişi olmak üzere toplam altı kişi ortaokula gidecektik. On dört eylül pazartesi günü okullar açılacaktı.  Babam beni ihtiyaçlarımı almak için cumartesi günü şehre götürdü. Belediye çarşısındaki bir mağazadan bana bir takım elbise, iki gömlek, bir kravat ve bir de kundura aldı. Elbiseleri deneme amacıyla giyince bile dünyalar benim olmuştu. O gün benim gibi binlerce öğrenci okul ihtiyacı için mağazalardan alış-veriş yapıyorlardı. Mağazanın tezgâhtarları elbiseleri güzelce paketleyip çantayla elime verdiği halde ben çantaları kucağımda taşıyordum. Şehirdeki işlerimizi bitirince, köy postasına binip akşamüzeri köyümüze döndük.  Elbiseleri annem görsün diye akşam yeniden giyindim. Ben kravatı takınca anamın sevinçten gözlerinden yaş geldi. Babamın da gözlerinin dolduğunu fark ettim. O akşam anam, babam, kardeşlerim ve ben anlayacağınız ailecek hepimiz çok mutlu olduk.  Kunduralarımı toz olmasın diye anamın çehiz sandığına sakladım. Elbiseyi ve gömlekleri mağazadan verilen askıya güzelce yerleştirip itina ile kapının arkasındaki çiviye astım. Üzerine de beyaz bir bez örttüm. Nasıl seviniyordum, dünyalar benim oluyordu. Yatağa yattım,  heyacandan gözlerime uyku girmedi. Bir gün sonra ortaokul üçüncü sınıfta okuyan Mehmet Purtaş’ın yanına gittim. Mehmet Purtaş ortaokulda okuyan bütün arkadaşları köy meydanına topladı. Okulla ilgili neler yapacağımızı biraz konuştuktan sonra, bir gün sonra saat yedide Yarma Durağında bir araya gelip, okula topluca gitmeye karar vererek dağıldık. Ben hemen eve gittim. Akşam yemeğini yedim. Arkadaşla konuştuktan sonra önceki akşama göre heyecanım biraz azalmıştı. Yatağa yattım. Babam beni sabah ezanı okunurken uyandırdı. Annem kahvaltımı hazırladı. Kahvaltımı acelece yapıp güneş doğmadan Yarma Durağına koştum.

Yarma Durağına ilk önce ben varmıştım. Biraz sonra diğer arkadaşlarda geldiler. Asfalttan Tekir istikametine doğru yürümeye başladık. Gittiğimiz yolun sağ tarafı Alaçayır Deresi, sol tarafı Kasımoğlu Tepesiydi. Alaçayır Deresinin etrafı çınar ağaçlarıyla kaplıydı. Dereden akan az miktardaki su yüzümüzü serinletirken, Kasımoğlu Tepesindeki çam ağaçlarının gölgesi içimizi ferahlatıyordu. Yoldan aşağıya, yukarıya doğru giden arabalar sabah sessizliğini ziyadesiyle bozuyordu. Özellikle rampaya yukarı giden yüklü kamyonlar bizimle yürüme yarışına girmişçesine çok yavaş ilerliyorlardı. Biz yolun banketinde hızlıca ilerlerken, yol kenarında karşımıza çıkan küçük kebap lokantalarının o saatteki ıssızlığı dikkatimizi çekiyordu. Alaçayır’a vardığımızda evlerin önündeki elma bahçeleri ve yolun alt tarafında kalan üzüm bağları bölgenin güzelliğine adeta ayrı bir hava katıyordu. Ben daha önce sapa bir yerde olduğu için ortaokul binasını hiç görmemiştim. Ortaokulun üç katlı kocaman bir binasının olacağını tahmin ediyordum. Çünkü Maraş’ta yatılılık sınavına girdiğimiz ortaokulun binası kocamandı. Bana göre Tekirde de öyle devasa bir ortaokul binası olmalıydı. Yolculuğumuz hızlı bir tempoyla devam ederken birden bire Ak Gedik Tepesine çıktığımızı fark ettim. An itibariyle yolun yokuş olan kısmı bitmiş iniş kısmı başlamış oluyordu. Yolun iniş kısmı da beklediğimden kısa sürdü. Rampanın sonuna geldiğimizde Karayolları Binasının önünden sol tarafa dönüp asfalt yoldan ayrılarak tali bir yolla Tekir köyünün içine girmiş olduk. Kimisi çatılı kimisi toprak köy evlerinin arasından bir yay çizerek ilerleyip biraz sonra kubbesi ve minaresi olmayan yeşil boyalı bir camiye ulaştık. Arkadaşlar okula geldik dediler, ben önce inanmadım fakat caminin giriş kapısının sağ tarafındaki küçük odanın kapısındaki müdür levhası gözüme takıldı. Başımı çevirdiğimde caminin sol tarafındaki bahçede bekleyen yirmi kadar öğrenci olduğunu gördüm. Bahçenin sağ üst köşesindeki direkte şanlı bayrağımız nazlı nazlı dalgalanıyordu. Vardığımız yoldan sola dönüp beton merdivenden altı yedi basamak aşağı indiğimizde caminin bodrum katındaki ahşap kapıların üzerindeki sınıf isimlikleri buranın bir okul olduğunu ispat etmeye yetiyordu. Okuyacağımız sınıfın kapısından içeri girdiğimde normal bir sınıfın yarısı kadar olmadığını gördüm. Hayal ettiğim ortaokulla, okuyacağım ortaokul arasında dağlar kadar fark vardı. İlk gün ilk dakika müşahade ettiğim bu manzara karşısında hayali hüsrana uğradım. Yapacak bir şey yoktu, her şart altında burada okumak zorundaydım

Okul Müdürü ve öğretmenler gelen öğrencileri toplayıp, küçük bir açılış töreni yaptılar. Törenden sonra sınıflara girdik. Sınıfta alacağımız ders kitaplarının listesini yazdık, arkadaşlarımızla ve öğretmenlerimizle tanıştık öğle vakti olunca, öğle sonunu beklemeden köyümüze döndük. Sınıfımızdaki arkadaşlarımızın çoğunu önceden tanıyordum, bu nedenle; ilk gün hiç yabancılık çekmedim. Böylece ortaokul hayatına başlamış oldum. Her gün altı kilometre yolu yaya olarak geliyor, yaya olarak gidiyorduk. Yaşantımız zahmeti, günlerimiz mutlu geçiyordu. Öğretmenlerimiz bizim başarılı olmamız için imkânlar dâhilinde her türlü gayreti sarf ediyorlardı.

Güz mevsimi gelmiş, çınar yaprakları gazel olmaya, üzüm bağlardaki son yeşil yapraklarda sararmaya başlamıştı. Koyun Oluğu ve Deli Höbek Tepelerinde yılın ilk karı azda olsa kendini göstermişti. Bu arada köylülerin bir kısmı mahserede pekmez kaynatırken bir kısmı da köye yakın ormanlardan eşek, katır ve beygirlerle kışlık odun getiriyorlardı. Artık Tekir’e kar yağması an meselesiydi. Okulumuzun yakınında bulunan Kadir Alinin değirmenin önü zahirelik buğdaylarla dolup taşıyordu.  Biz okula gitmek için erkenden yola çıktığımız için kabanlarımızı giymeye başlamıştık. Bu arada okulumuzda odun kömür gibi kış tedariklerinin yapıldığı nazarı dikkatimi çekiyordu. Muhtemelen kasım ayının ilk haftası Cuma günüydü. Bayrak Töreninden sonra Müdür Yardımcımız Cemal Çiçek “ ismini okuduğum yirmi öğrenci burada kalsın, diğerleri gidebilir” diye bir duyuru yaptı. İsmini okuduğu öğrencilerden biride bendim. Diğer öğrenciler dağıldı. Biz okulun bahçesinde kaldık. Ben o sırada herhalde bize okulun odununu kırdıracaklar diye düşündüm.
Müdür Yardımcımız Cemal Çiçek hoca bizi bir sınıfta topladı. Bize hitaben” Arkadaşlar beni iyi dinleyin. Pazartesi günü lokantaların oradaki DSİ’nin yaptırdığı havuzun açılışı yapılacak. Havuzun açılışına vali bey ve bütün il protokol üyeleri katılacak. Ayrıca Tekirden ve civar köylerden çok sayıda vatandaşında katılacağı tahmin edilmektedir. Sizlerde bu açılış töreninde İstiklal Marşımızı okuyacaksınız. Bu nedenle hafta sonu makasla tıraşınızı olun, gömleğinizi, pantolonunuzu güzelce ütületin, bizi amirlerimize karşı mahcup etmeyin!” şeklinde hamasi bir konuşma yaptı. Bu konuşmanın akabinden bizde okuldan ayrılarak evimize gittik.

 İstiklal Marşı okuyacak yirmi öğrenci arasına seçildiğim için sevinçten göklere uçacaktım. Gelgelelim evimizde ütü yoktu. Ütü olsa bile anam ütü yapmasını bilmezdi. Ütü konusundaki bu sorunu nasıl çözecektim. Bu sorunu giderme konusunda kara kara düşünmeye başladım. Ütü yaptırmak için cumartesi günü Maraş’a gitsem ütüyü nerde yaptırabilirdim. Ütüyü yaptırsam ne kadar ücret alırlar gibi onlarca soru zihnimi kurcalıyordu. Zihnimi kurcalayan sorulara bir cevap bulamadan biraz sevinçli, biraz hüzünlü vaziyette akşam ezanından önce evimize intikal ettim. Babam kışlada davarlarımızın yanında olduğu için zaten evde yoktu. Anam lisanı halimden benim bir sıkıntımın olduğunu anladı. Akşam yemeğinden sonra anam bana dönerek” oğlum! Arkadaşlarınla kavga mı ettin?  Hocaların mı dövdü? Harçlığın mı yok? “ gibi bana peş peşe onlarca soru sordu. Ben de anama ütü meselesini anlattım. Anam” sıkıntı etme oğlum, ütüyü Hacer ablan yapar” dedi.  Anamdan bu sözü duyduğumda mutluktan dört köşe oldum. Hacer abla; en yakın komşumuzdu. Anamdan farkı yoktu. Eşi Mehmet abi orman bekçisiydi. Yabancı olduklarından dolayı sürekli olarak bizim eve gelir giderlerdi. Hatta evleri ıssız bir yerde olduğu için Mehmet abinin olmadığı geceler bizim evde yatarlardı.
Anam akşamdan pantolonumu, gömleğimi bir leğenin içinde elleriyle yıkayarak dışarı astı. Sabahleyin kuşluk vakti olunca elbiseler kurudu. Pantolonu ve gömleği elime alarak Hacer ablanın evine kadar koştum. Hacer abla ben daha söylemeden vaziyeti anladı. “Hoş geldin oğlum, derslerin nasıl? bir ihtiyacın var mı?” gibi sorular sorarak benimle biraz konuştuktan sonra ütü işine başladı. Önce ranzanın altından ütüyü çıkarttı. Ütünün içine sobadan maşayla aldığı közleri koydu. Ütü ısınca dışarıdan getirdiği ekmek tahtasının üzerine bir çarşaf sererek götürdüğüm elbiseleri dikkatlice ütüledi. Ben Hacer ablanın ütü yaparken her hareketini fotoğraf gibi çekiyordum. Doğrusu o güne kadar ütü yapan bir insan görmemiştim. Ütü denen o sihirli aleti de bir defa bir öğretmenin evinde görmüştüm. Hacer abla ütü işini tamamladı, bana bir miktarda harçlık verip, elbiselerini her hafta ütülerim oğlum diyerek uğurladı. O günkü komşuluklar farklıydı, komşuluk ilişkisi akrabalık ilişkisi gibiydi. O yılları özlüyoruz ama elimize geçmiyor.

Ütü işi tamamlanmış iş tıraş olmaya gelmişti. Elbiseleri eve bıraktıktan sonra tıraş olmak için Bakkal Haydar’ın yanına gittim. Haydar abi hem bakkallık hem de berberlik yapardı. (Berberlik yapardı derken, tıraş makinesi, makas gibi birkaç malzemesi vardı. Amatör olarak bakkalın içindeki boş bir köşede insanları tıraş eder, cüzi miktarda bir tıraş ücreti alırdı. Öyle çıraklıktan yetişmiş usta bir berber değildi. Ama her halükarda köyün berber ihtiyacını karşılamış olurdu.) Haydar abi beni güzelce bir tıraş etti. Böylece törenle ilgili hazırlıkları bitirmiş oldum.

Pazartesi günü elbiselerimi giyerek erkenden okula gittim. Müdür yardımız Cemal beyin nezaretinde küçük bir tören provası yaptıktan sonra açılışın yapılacağı alana doğru hareket ettik. Açılışı yapılacak havuz Tekir’in lokantalarının olduğu mevkii de buluyordu. Tören alanı varıp yerimizi aldık. Bizim vardığımızda binlerce insan tören alanını doldurmuştu. Tekir’in yağız delikanlıları coşkuyla halay çekiyordu. Jandarmalar havadan kuş uçurtmayacak şekilde çok sıkı güvenlik tedbiri almışlardı. Törende kullanılmak üzere şehirden ses ve hoparlör sistemi getirilmişti. Misafirlerin oturması için getirilen deri koltuklar bir nizam dâhilinde dizilmişti. Tekir İlkokulundan görevli bir öğretmen törende sunuculuk yapıyordu. Sunuculuk yapan öğretmenin okuduğu kahramanlık şiirleri halkı coşturuyordu. Bu sırada İl Müdürleri tören alanına gelerek yerlerini almaya başladılar. İl Milli Eğitim Müdürü tören alanındaki yerine oturmadan önce yanımıza gelerek bizleri onurlandırdı. En son önünde bayrak asılı, kırmızı plakalı siyah renkli lüks bir araba tören alanına geldi. Arabanın içinden kimse inmeden program sunucusu öğretmen” Sayın Valimiz teşrif etmişlerdir, hoş geldiniz diyor, saygılar sunuyoruz” şeklinde anons yapmaya başladı. Bu sırada Vali Bey alkışlar arasında arabasından inerek tören alanındaki yerine oturdu.

Vali Bey tören alanındaki yerini aldıktan sonra, program hemen başladı. Sunucunun anonsuyla şehitlerimiz için yapılan saygı duruşundan sonra, biz coşkuyla İstiklal Marşımızı okuduk. Ses sisteminin de güçlü olmasından dolayı sesimizden yerler gökler inledi. Daha sonra köy muhtarı köy halkı adına kısa bir teşekkür konuşması yaptı. Köy muhtarı konuşurken konuşma kürsüsünün biraz yüksek olduğu fark edildi ise de telafisi konusunda bir müdahale yapılamadı. Devlet Su İşleri Bölge Müdürü kürsüye gelerek havuzun genişliği, hacmi, derinliği ve maliyeti konularında teknik bir konuşma yaptı. DSİ Bölge Müdürü uzun boylu olduğu için konuşma kürsüsünün azizliğine uğramadı. Vali Beyin ismi anons edildiği sırada bir vatandaş Turistik lokantasının duvarının dibinde dizili duran kütüklerden yaklaşık elli santim çapında, otuz santim yüksekliğindeki bir kamalak (sedir) kütüğünü kucaklayarak hızlı bir şekilde konuşma kürsüsünün arkasına bıraktı. Vali Bey konuşmasını bu kamalak kütüğünün üzerinden yaptı. Vali Bey havuz, içme suyu, yol ve benzeri hizmetlerin devletin temel görevi olduğunu örnekler vererek edebi bir şekilde ifade etti. Vali Beyin konuşması tören alanında bulunan vatandaşlar tarafında dakikalarca ayakta alkışlandı. Ben bu esnada Vali Beyin karşılanması, oturması, konuşması sırasında görmüş olduğu saygıdan ve özelliklede konuşurken kamalak kütüğü getirilerek gösterilen iltifattan dolayı ileride vali olmaya çoktan karar vermiştim bile. Havuza su akıtacak kanalın savakları protokol üyeleri tarafından yukarı kaldırılarak açıldı ve havuza su akmaya başladı. Böylece açılış programı bitmiş oldu.

Bizde verilen görevi eksiksiz olarak yerine getirmenin sevinciyle Müdür Yardımcımız Cemal Çiçek beyin nezaretinde okulumuza doğru yürümeye başladık. Ben Cemal hocama” hocam inşallah bende ileride bir gün kamalak kütüğüne çakacağım” dedim. Cemal Hoca önce benim ne demek istediğimi pek anlayamadı. Bana dönerek ne demek istediğimi sordu. Bende bizim bölgede sedir ağacına kamalak dendiğini, Vali Beyin üzerine çıktığı odun parçasına da kamalak kütüğü denildiğini izah ettim. Hocam espiriyi anlayınca dakikalarca güldü. Bana da inşallah sende vali olursun temennisinde bulundu. Bu sırada yolculuğumuz bitmiş, okulumuza varmıştık. Okul Müdürümüz Bekir bey göstermiş olduğumuz başarı nedeniyle bizlere birer tane tükenmez kalem hediye ederek ödüllendirdi.

Cumali dayım yaş olarak benden birkaç ay küçük olup, milli güreşçi olduğu için on yedi yaşında Malatya Şeker Kulübün de maaşlı olarak çalışmaya başlamıştı. Bende aynı yıl üniversiteye kayıt olmuştum. Dayım bir telefon görüşmemizde tatilde Malatya’ya gel de sana biraz kıyafet alalım dedi. Bende bunun üzerine yarıyıl tatili başlayınca memlekete gitmeden doğrudan Niğde’den Malatya’ya gittim. Dayım bekar olduğu için şeker fabrikasının pansiyonunda kalıyordu. Beni de kaldığı yerde misafir etti. Sabahleyin kahvaltımızı yaptık. Cemal Çiçek hocamın Malatya İmam Hatip Lisesinde müdür olduğunu duymuştum. Dayımla beraber Cemal Hocayı ziyarete girdik. Özel kalem haber verdi. Cemal hoca bizi içeriye aldı.  Ben Cemal Hocanın mimiklerinden beni hatırlamadığını hissettim. Öpmek için eline sarıldım, elin vermek istemedi. Kendi vermek istemese de elini zorla öptüm. Cemal Hocamın beni tanımaması da normaldi. Ben ortaokulda kısa boylu küçük bir çocuk olduğum halde, ziyarete gittiğimde, bir seksen beş boyunda, doksan kilo ağırlığınca bir gençtim. Cemal Bey mahcup bir vaziyette bana” bey efendi siz kimsiniz “diye sordu. Ben de; Tekir Ortaokulundan Teyfik hocam dedim. Hocam bu sırada gözyaşlarını tutamadı, ayağa kalkarak bana sarıldı. Bende kendine sarıldım. Dakikalarca ağladık. Elimizi, yüzümüzü yıkayıp gözyaşlarımızı sildikten sonra kendisiyle dayımı da tanıştırıp muhabbete başladık.

Cemal hocam bana ne iş yaptığımı sordu. Bende Niğde Eğitimde öğrenci olduğumu söyledim. Cemal hocam” kamalak kütüğüne çıkmasan bile boş ver öğretmen olmayı hak etmişsin “diyerek espriyi patlattı. Bize çay kahve ikram etti. Saatlerce sohbet ettik. Bizi öğle yemeği için evin götürüp misafir etti. Eşi ve çocuklarıyla tanıştırdı. Yemekten sonra bizi gideceğimiz yere  doğru hayır dualarıyla uğurladı.

Aradan kırk yıldan fazla zaman geçmesine rağmen Cemal Hocamla hala yılda birkaç kere görüşürüz. Her görüşmemizde Kamalak kütüğü esprisini hatırlar dakikalarca gülüşürüz.



2 yorum: