AZIK ÇIKINI / Hasan KEKLİKCİ

 “Bir günah eder kişi bin gün âh etmek gerek
Bin günah ettim amma bir gün âhım yok benim.”
Lâmî Efendi

Bir yıl önce pamuktan para arttırmıştık Emmi. İki ortak bir yayla bağı aldık. Bağın sahibi Uncu Ali rahmetli yaşlanmıştı inip çıkamaz olmuştu yaylaya. Babamı severdi, evdeki çocukları zor zekat doyurduğunu bilirdi. Çalışmasını takdir ederdi. Köydeki bahçelerindeki asmaların üzümlerini kiraya verirdi babama. Kaç paraya? Bir paket tütüne! Türk milletinin bağrındaki taş, boğazındaki yumru Yemen’de, günlerce aç kalmış Ali Emmi. Meşhurdur onun eşek eti yeme hikâyesi Emmi.

Bilirsin köyün bağlarındaki üzümler eylül gibi kesilir; pekmez kaynatılır, pestil, bastık yapılır biter. Yayla bağları kışa kadar kalır. Ocak şubat gibi üzümlerin üzerine kar yağar. Yağan kar soğuğun etkisiyle donar. Donar ama bir karış kalınlığındaki karın sadece dış kısmı donar. İç tarafı üzümlerin üzerine adeta bir çadır gibi koruma sağlar. Doğal, dalında kalan üzümler şubat sonuna hatta marta kadar kaldığı olur. Ha bu arada ortak dediğim yabancı değil. Bizden biri. Tarif etsem kim olduğunu hemen anlarsın Emmi. Kısa boylu, ince bıyıklı, ince dudaklı, yüzünü çirkin göstermeyen, her şeye sokmadığı bir burnu var; kaşları, kirpikleri sarı; dişleri köy yerinde bulunmayacak kadar düzgün, küçük ve güzel görünümlü, kafasında kılın eseri yok. Hiç mi hiç… Ha, evvelden varmış. Bir hastalık geçirmiş ondan sonra hiç saçı kalmamış. Askerde komutanları değnekle kafasına vururlarmış. Hemen her gün yaparlarmış bunu. Değneğin izi çıplak kafasında çok güzel görünürmüş, dediğine göre. Kendine de komutanları demiş. “Sopadan adam ölse ben ölürdüm.” der. Babası erken ölmüş. Kendinden küçük üç kardeşi daha var. Bildin mi lafını verdiğim adamı Emmi. Nasıl bir fakirlik içerisinde büyüdüğünü de anlatacağım da hiç gerek yok. 

Mayıs gibiydi. Pamuk çapalamak için Türkoğlu ovasındaki köylerin birindeydik. Bizimkiler bir sabah, yayla bağını dallamak gerektiğini söyleyip köyün yolunu tuttular. Bizimkiler iki kişi Emmi; bir dayı bir yeğen. Aşağı yukarı aynı yaştalar. Yeğeni sana tarif ettim Emmi. Dayı da onun dayısı işte.

Tabi bağ dallamayı herkes bilmez. Hatta bağ dallamanın ne demek olduğunu bile çoğu kimse bilmez. Kitapta defterde filan yazacağını da sanmıyorum. Bilen birinden dinlemek lazım. Sen bilirsin Emmi. Hatta sen çam dallamayı, kamalak dallamayı, dut dallamayı da bilirsin. Herkes bilmez. Konumuzun dışında ama bir de sade dallama var! Onu herkes bilir. Bağ dallama dışındaki dallamalar çok kolay Emmi. Keskin bir darha ile ağacının tepesine çıkılır; tepede, ağacın yaşaması için bir miktar dal bırakılır kalanı kesilip inilir. Kesilmiş olan bu dallardan çam dalı; yufka ekmek yapımında, bulgur kaynatılırken, tarhana yapılırken ve don -çamaşır- yıkanırken kazanın altında yakacak odun olarak kullanılır. Kamalak dalları kışın küçükbaş hayvanlara yem olarak verilir. Dut dalları ise oğlaklar için en güzel yiyecektir. Hani var ya Emmi “Her şey hesapla dut pançaynan.” diye bir laf. Dalın da bir hesabı, hesap birimi var: Onun birimi “koltuk”tur. Köyden birisi laf verirken “Oğlaklara bir koltuk dut dallayıp getirdim.” diyorsa bil ki, bir koltuğunun altına sığacak kadar dal getirmiştir.

Bizimkiler bağın yakınlarındaki meşe ağaçlarından yeşil dallar kestiler. Sonra o dalları koltuklarında, kucaklarında bağa taşıdılar. Taşıdıkları dallarla; bağda, yaprakların kapatamadığı korukları güneşin yakıp kavurmasından korumak için sağlam bir şekilde kapattılar.

Bağı dallayıp bitirdiklerinde vakit öğleni geçmişti. Güneş ışıtmayı ısıtmayı bir yana bırakmış, tengirşek şapka -fötr- gibi Kavlaktepe’nin tepesine binmiş memleketi yakıyordu. Tepenin güney yamacında bulunan Köreyeri’nden çıkan alev; Belicek’ten geçip Sarımezleği’nin ateşiyle birleşerek Uludaz’a doğru gidiyordu. Kuzey tarafında; Çıtlıklı, Kozlar yanıyor alevler Dede’ye kadar çıkıyordu. Dağlar, tepeler, tarlalar, bahçeler, ağaçlar kendi gerçek renkleriyle serilmişti güneşin altına. İlaç niyetine göze sürülecek bir çinke bulut yoktu gökyüzünde. Güneş, şu uçsuz bucaksız evrenle biraz önce cenk etmiş, kesin bir galibiyetle yeri göğü teslim almış da gücünü gösteriyordu sanki Emmi.

Dayı yeğen sabah azık çıkınını astıkları alıç ağacının dibine gelip oturdular. Bir müddet soluklandılar. İsmail Mustafa’nın nohut tarlasına baktılar. Göğ İsmail’in ekinlerine daldı gözleri bir zaman. Bir zaman Kavlaktepe’ye… Kavlaktepe’nin meşelerine, ardıçlarına, tespilerine, çamlarına, ağaçların arasından görünen kayalarına, ağaç olmayan boş topraklarına baktılar. Başlarını yere eğip, oturdukları yerdeki topraklara baktılar. Her zaman birbirlerine “bir” dedirtmeden konuşan, lafı birbirlerinin ağzından alan dayı ve yeğende ses seda yok. Öyle oturuyorlar. Ne konuşuyorlar, ne gülüyorlar, ne ağlıyorlar, ne esniyorlar, ne parmaklarını çıtlatıyorlar, ne boyunlarını kaşıyorlar, ne burunlarına dokunuyorlar, ne ıslık çalıyorlar, ne türkü söylüyorlar, ne öksürüyorlar. İkisi de mühim bir şey düşünüyormuş gibi öylece duruyorlar. Hal bu ki her şeyi bilirler; “icik” desen güler, suratını azdırıp sertçe “laan” desen ağlar ikisi de. Babaları kendileri çok küçükken ölmüş ya, ağıtları öyle yapma da değil hakkını verirler.

Kafasında kıl olmayan el yordamıyla yere bıraktığı şapkasını buldu. Öbürü yerden bir kuru dal aldı; dizinin üstüne koyup iki yanından bastırmadan öyle havada iki eliyle iki yanından bükerek kırdı. Çıkan sesten cesaret almış gibi; tepelerinde sallanan, içinde kaynatılmış dört yumurta ve katlanmış dört yufka ekmek bulunan azık çıkınını daldan indirmesini söyledi; kuru dalı kıran, şapkası elinde olana. Yeğeni dayısının yüzüne bakmadan çıkını indirdi. Orta yere bıraktı. Öksürdü. “Bura” dedi “her yerden görünüyor.”  Konuştu mu yoksa ağzından çıkan öksürüğü o manaya mı yordular, farkında olmadan etraflarına bakındılar. Ayağa kalktılar. Evin büyük hanımının; üstüne kuma gelen küçük hanımın oğlan çocuğunun elinden tutarken duyduğu tiksintiye benzer bir duyguyla azık çıkınını yerden aldı yeğen. Üzerlerinden henüz atamadıkları yorgunluk ve açlığın üstüne sıcağın ağırlığını da yüklenerek Kavlaktepe’nin zirvesine doğru yürümeye başladılar. Arada bir öksürerek, durup derin nefes alarak tepenin çok da uzak olmayan zirvesine ulaştılar.

Bir evlek soğan dikilir dikilmez, otlarının yarısı kurumuş, yarısı yeni kurumaya başlamış, ağaç ve çalı bulunmayan tepenin zirvesine ulaştılar. Kavlaktepe’nin zirvesi seyrangâhtır. Aklı yerinde, gözleri görür, karnı tok; oğlundan, kızından dertli olmayan, anası babası başında; ayakkabılarının altı deliksiz, sırtında mevsimine göre bir giyeceği bulunan, döş cebinde bir ayna bir tarağı, şalvarının cebinde bir bıçağı, bir cücük lastiği olan; her gördüğüne selam veren, verilen her selamı alabilen düşmansız; evine misafir gelse bile kendisine bir kat yatak düşen biri, burada elini kulağına attığında;

 Hemene de Karacoğlan hemene
Canlı kervan indirmişim Yemen’e
Sevdim ise ben yârimi kime ne
N’ettin ola şu koğlaşan ele ben.” diye bir uzun havayla; Karadere’nin gediğinden Anabat gediğine, Dede’den Fenk’e kadar dağları, tepeleri, dereleri ve esikleri nennilendirir, Ceyhan Nehrini beşik gibi sallar alimallah. Fakat bizimkilerin her yeri dert Emmi. Bir an önce ellerindeki azık çıkınından kurtulmaları gerekiyor. Açlıktan ölüyorlar. Etrafı iyice kolaçan ettikten sonra bir çalının dibine oturdular. Önlerine koydukları azık çıkınına ellerini uzattıkları anda bir eşek anırdı. Telaşla çıkını çalının arasına bırakıp etrafı kolaçan ettiler. Görünürlerde kimse yoktu. “Mağara” diye aklından geçirdi dayı. Hemen vazgeçti o fikirden, dillendirmedi. Çünkü büyüklerin anlattığına göre Kavlaktepe’nin mağarasına giren bir daha çıkamaz, orada ölürmüş. Çalının içine attıkları çıkını alıp etrafı çalılarla sarılı bir ardıç ağacının dibine oturdular. Her ihtimale karşı çıkının üzerini kapatabilmek için, irice bir meşe dalı kesip yanlarına koydular. Birbirlerine bakmadan çıkını açtılar. Birinci yumurtaları taşa vurup kırdılar, kırılan yerine tırnaklarını geçirerek soymaya başladılar. Üzerinden kabuk gittikçe ortaya ağır yumurta kokusu yayılmaya başladı. Yaydıkları kokunun tedirginliği geçene kadar yumurtalarını avuçlarının içerisinde tuttular. Birer yufkaya dürüm yaptılar. O kadar aç olmalarına rağmen ağızlarında çoğala çoğala birinci dürümlerini zor bitirdiler. Hal bu ki çok güzel yemek yerlerdi. Hiç artmazdı yemekleri. Dayı, kalan ekmeğini küçük küçük parçalara ayırdı. “Bismillah” deyip en yakın çalının dibine bıraktı. Ayağa kalktı. Kalan yumurtasını olanca gücüyle tepeden aşağı fırlattı. Yeğen de dayıya uydu Emmi.

Yeğen, boş azık çaputunu gömleğinin içinden beline bağladı. Aşağıya, Köşkerlilerin pınarına indiler Emmi. Aslında Kavlaktepe’de bir su varmış zamanında ama gâvurlar kaçıp giderken cıva akıtmışlar kuyuya. Su kaybolmuş. Pınarın etrafında bir iki tur attılar. Bir türlü yaklaşma cesaretini bulamadılar. Pınarın suyunu bahçelere götüren arkı takip ederek büklerin içinde kimsenin göremeyeceği bir yer buldular. Yosunlu, yavsılı -kurt- sudan önce yeğen içti ağzı üstü yatarak Emmi. Sonra dayı…

Dayı, doğrulup avucunun içiyle ağzını silerken, “Ah” dedi “oruç tutmak ne kolaymış!..”   



Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme