Eskiden Bir Hocam Anahtarla Girerdi Dükkân’a-3 / Melih ERDEM


Ne günler geldi ne günler geçti
Bazen her şey bazen hiçti
Bir Hocam’dan Bir’i

Hocam’a, minnetle…
Vesilelerin vesilesiyle sana getirildiğimde üzerimde marangozların baston yapma hevesiyle bıraktığı oyuk izleri ve tespih ustalarının tahta tespih olayım diye vurduğu zımparaların izleri vardı. Hepsi de benden bir şey almak istedi. Sadece sen bana her şeyi verdin. Her şeyi mi? Evet, her şeyi... Marangozlar oyma kalemleriyle bir şeyler kopararak beni güzelleştireceklerini sanırken sen, bu tezgâhın ustası, ucu yumuşak çekiçle sökülmüş yerlerimi geri çaktın. Tespih ustası beni zımparaya sokup binlerce devirde derimi soyunca güzelleşeceğimi düşünürken sen, üstüme öyle bir cila attın ki özenle parlatılmış kuka tespih utandı. Ben, hayatını başka insanların hayatı idame olsun diye yaşayan bir insanken, sen bana gerçek amacımı öğrettin. Fakat ben ahmaklık ettim Hocam. Çektiğin cilanın altından, çaktığın çivilerin diplerinden çürüdüm. Kendimi muhafaza etmeyi bilemedim. Ben Mık Kırığı oldum.

Hatırlarsın, elimde buruşuk bir kâğıtla yanına gelir, üstündeki önceki akşam kitaptan aldığım notu sana okurdum. Sen de ilk defa duymuş gibi yapar, benim heyecanımı paylaşırdın. Hatırlarsın, sana bizimkileri şikâyet ederdim, sen de hep “Sabır!” derdin. “Sabret, düzelir her şey.”

Hatırlarsın, ilk şekersiz çayımı sen ısmarladın bana.

“Şeker atıyor musun?”

“İki tane.”

“Hayır, atmıyorsun.”

Sonrasında senin de çayı şekerli içtiğini öğrenmem epeyce yan etkilere sebep oldu elbette.

Hatırlarsın, sen beni işlerken insanların ters bakışlarını.

Hatırlarsın, Bir Hocam’dan Bir’i ile senin hastanede yattığın zaman tanıştığımı. Güvenlikçiye “Beş dakikayı geçmeyecek.” deyip de üç saat boyunca senle kalmıştım. O zaman gelmişti Bir Hocam’dan Bir’i.

“İyi bak bakalım bu adamı tanıyor musun?”

“Simanız çok tanıdık geliyor Hocam.”

“Akıl Kârııı.” diye hatırlattıktan sonra o an suyun gözüyle karşı karşıya olduğumu iki sene sonra anlayacaktım. Her zaman voltajı yüksek sözlerin ayakta tuttu beni.

Hatırlarsın, “Çoluk çocuk nasıl?” diye her soruduğunda “Üstünüze afiyet gripler biraz Hocam.” dediğimi. Hâlâ da gripler.

Hatırlarsın, yalnızlık konulu mektubumu. Verdiğin tavsiyelerin tam tersini yaptığımı da en iyi sen hatırlarsın.

Elbette ki bu çivilerin hiç biri önce Ziraat Fakültesi’nin kantininde Başkomutan’ın Tercümanı’na daha sonra hem Bir Hocam’dan Bir’inin hem de Udebâ’nın olduğu ortamda “Dört yıl dizinin dibinde yetiştim.” dememe yetmezdi. Ama senin başkalarının eliyle, iman tahtamı dikine yaracak çiviyi çakman için yetti de arttı bile. Hakkını bu dünyada ödemeye ömrüm kâfi gelir mi bilmem ama senin de öğrettiğin gibi biz gayret edelim de takdir Allah’ındır.

Not: Bu yazının boşluklarında dâhi şapırdatma mevcuttur, bir yeri hariç…


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme