KASABAYA VALİ GELDİ / Hasan KEKLİKCİ


Bayındırlık müdürü aradı Emmi. Vali Bey bizim bölgedeki resmî kurumları gezecekmiş. Belki bize de uğrayabilirmiş. “Ofsaytta” kalmamayım diye aramış. Teşekkür ettim müdür beye...

Valimiz şubat ayında göreve başladı. Bir aya kalmadan namı şehre yayıldı. Yıldırım Bayezid misali bir adam. Tebdil-i kıyafet geziyor, olmadık zamanlarda olmadık yerlere gidiyormuş. Sağlık ocaklarına hasta, dolmuşlara yolcu, resmi dairelere vatandaş gibi girip çıkıyormuş. Hatalı gördüğü memurları fırçalıyor, işaret parmağıyla masaların tozuna bakıp, çekmeceleri çekiyormuş.

İlk tanışmamızda anlatmıştık kendilerine; “Buraya birçok vali geldi; kimi geldiği gibi gitti, kiminin adı yaptığı güzel işler dolayısıyla hâlâ halkın arasında dolaşır durur” demiştik. Eski ünlü valilerden falan bahsetmiştik.

Hakikaten bu da halkın arasında yirmi dört saat dolaşıp duruyor. Gerçi bu kadar dolaşmak bir vali için ne kadar doğru onu pek bilemiyorum. Sen çok iyi bilirsin, her gün valinin önüne ne kadar evrak biriktiğini Emmi. İnşallah onları imzalama fırsatı bulabiliyordur.

Emmi şehirden belediyemize ne zaman biri gelecek olsa, benim aklıma hep; başta Selamsız Bandosu Filmi ve Kemal Sunal filmleri gelir. Karşılamada gülmemek için hep dua ederim. Hamdolsun şu ana kadar hiç gülmedim. Gayet vakarlı, bir belediye başkanına yakışır şekilde karşıladım konuklarımı. Kurban kestirmedim, öyle çiçek filan işi de olmaz zaten bizim buralarda.  

Akşam beş civarında konvoy karşıdaki çok programlı liseye geldi. Bizim arkadaşların heyecanları yüzlerinden okunuyordu. Ben ara sıra içeri girip etrafa bakıyorum. Her yer temizlenmiş, bir tek benim oturduğum makam koltuğu unutulmuş. Çağırdım o işlere bakan arkadaşımızı, “Şu koltuk silinmiş ama geri tozlanmış, bunu bir kere daha sildir” dedim.

Konvoy belediyeye girdi Emmi. Eskorta durması gereken yeri işaret ettim. Arabanın önünde bir ara gözümde bir sahne belirdi; kafasında kocaman bir şapka, ayağında çatı yere değen bir şalvar, yeni traşlı, ayakkabısının hangi renk olduğu belli olmayan bir adam, yere bir koyun yatırmış; “keseyim mi ağam” diyor.

Aracın sağ arka kapısına yöneldim, korumadan önce açtım kapıyı. Açarım Emmi! Çünkü ben daha önce defalarca milletvekili ve bakan karşıladım. Bilirim o işleri:

Koşacaksın, kapıyı ilk sen açacaksın. Yoksa gelen adamı sana düşürmezler!

Kapıyı açacaksın ve oldukça samimi görüneceksin.

El öpmeye falan kalkışmayacaksın.

Sakın ha öyle yaptığın zaman, haklın gözünde küçük düşersin. Küçük-büyük konuklarının elini sıkıp, yanak yanağa öpüşeceksin. Diğer zevatla da aynı şekilde kucaklaşıp, mümkünse samimi sözler sarf edeceksin. “O işten bir haber çıkmadı” filan gibi, esrarlı, iki kişilik laflar edeceksin. Öyle ki bu konuşmayı hem konuk güruhunun en büyüğü ve hem de halk duyacak. Gelen baş bilir ve halk “vay anasını!” diyecek “adamın tanımadığı yok”. “Bilmem hangi müdürle şaka yaptığına göre, gerisini var sen düşün” diyecek. Racon bu emmi.

Bizim köyden kime benziyor desem; kısa boylu, etine dolgun bir adam vali. Buyur ettim içeri. Oturması için makam koltuğunu gösterdim. “Hayır” dedi. “O makam senin, sen otur.”  Masanın bana göre solundaki koltuğa ilişiverdi. Bir müddet, hatta ikinci bir emre kadar ayakta beklemeyi uygun gördüm. Sonra ikinci emir sadır oldu, vali beyin dudaklarının arasından. Oturdum.

Adam yemedi içmedi, önce muhasebeciyi çağırdı. “Haydaa!” dedim, ben bunu hiç düşünememiştim. Hoş, bizim belediyenin yaptığı ve yapacağı işleri; belediyenin borçlarını-alacaklarını, hangi gün hangi işçinin ne iş yaptığını, konuşmayı sökmüş çocuktan, en yaşlısına kadar, kadın-erkek kasabadan kimi çevirip sorsan; ziyaretçilere Balıklıgöl’ü gezdiren Urfalı çocuklar gibi bir çırpıda anlatır.

Kasabada hangi işlerin nasıl yapıldığını; “Hal bu ki, o iş öyle yapılmasa da benim dediğim gibi şöyle yapılsaydı” diyerek kendi çözümünü de laf arasına sıkıştırarak lafını bağlar.

Fakat tedbiri de elden bırakmamak lazım. Bereket ikinci cümleden sonra izin isteyerek lafı ben aldım. Muhasebeciyi dışarı yolladım. Emmi bildiğim her şeyi anlattım. Bir yandan konuşuyorum, bir yandan da aklımdan bin bir çeşit fesat gelip geçiyor. Film sahneleri mi dersin, fıkralar mı dersin, eski ihtiyarların yarı müstehcen lafları mı dersin gırla gidiyor.
 Çay geliyor.

“Lahmacun da sever mi ola” diye geçiriyorum içimden.

Çay bitiyor “Eyvah” diyorum, “Bir ot tenekesi olsa da şöyle kapağına bir-iki vurup efendiye uzatsam.”

Sonra gülmemek için dişlerimi sıkıyorum.

“Yok yok içi tütün basılı bir tabaka…” diye geçiriyorum içimden. Allah var; vali anlattığım her şeyi pürdikkat dinliyor, ara sıra telkinde bulunuyor, zaman zaman da etraftakilere tasdik ettirerek akıl veriyor. En önemlisi de not aldırıyor müdürlerine!..

Şehirden gelen devlet büyüklerinin hepsi dertlerimizi sorarlar. İstisnasız hepsi de notlar aldırırlar. Milletvekillerinin, bakanların not almasını hiçbir zaman yadırgamadım. Onlar çözüp çözemeyeceklerine bakmadan her türlü bilgileri not alırlar. Siyasetin işleyiş şekli böyledir Emmi. Ama bir vali beyin, kendisine sunulmuş olan o kadar dosyanın üstüne, karşısındaki adamla dalga geçer gibi tekrar not aldırması anlaşılır gibi değil.

“Devlet ciddiyeti” diye bir kavram mı vardı Emmi?

Evet var, tabii ki haberdarız.

Fakat vali rol yapıyor. Evet bildiğin polim yani.

Bana sorduğu her şeyi makamında kendilerine defalarca anlattım. Kaç defa dosya verdim. Belediyelerin yönetimini düzenleyen kanunun 1930 tarihli olduğunu söyledim. Bu işin valiyi ve belediye başkanını aştığını, çözümün mecliste olduğunu izah ettim. Belediyelerin yıllardır birikmiş borçları için, devlet kurumlarının bizzat belediye başkanlarının evlerine haciz kâğıtları gönderdiğini söyledim.

Herifçioğlu yanına iki müdür almış, adamlara valilik gösteriyor bizim sırtımızdan. Hayır, madem her şeyi soruyorsun, “Ya Hu başkan neden makam odasında değil de sekreter odasında oturuyoruz?” desene. Cevabını biliyorsun çünkü.

Ha bir de gitmişsin, Harmancık’ın en kısa boyluları; Küçük Mehmet Ali, Hoca Hacı, Döndü Teyzemin Mehmet’ini yanına alıp fotoğraf çektirmişsin. Böylece uzun görünecek beyefendi.
Bak unutuyordum, geçenlerde Kocaseki Mahallemizde küçük çaplı bir heyelan tehlikesi olmuştu. –Heyelan değil ha- Sen adamını –vali muavini- gönder vatandaşlara, “Size ev yaptıracağım, para vereceğim” dedirt...

Vatandaş iki haftadan beri başımın etini yiyor Emmi.

İşin doğrusu adam ekibiyle birlikte gelip oturacaktı. Biz diyecektik ki; işte size çay. Kahvemiz oldum olası yok. Çünkü burada bakkallar sade çay satarlar. Şehirden de veresiye kahve alamıyoruz. İçelim çayımızı, şuradan buradan konuşalım. Biz sana yağ yakalım, sen bize akıl ver, sonra da sen yoluna biz yolumuza…



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder